Articles by "Edebiyat"

Adam Yayınları Aforizma Ahmet Altan Ahmet Say Aklımda Kalanlar Alberto Giacometti Alejandro González Iñárritu Alıntı Alıntıladıklarım Alıştırmalar Altın Koza Film Festivali Anatole France Antoloji Aspendos Opera ve Bale Festivali Ataol Behramoğlu Ayfer Tunç Bilgi Yayınevi Birhan Keskin Boticelli Can Yayınları Candan Erçetin Cemal Süreya Çağan Irmak Değinmeler Deneme Dergi Diego Velázquez Dinlediklerim Düşbükeyler Edebiyat Edgar Degas Edward Munch Eleştiri Elias Canetti Enis Batur Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Erzurum Eylül'e Mektuplar F. Scott Fitzgerald Fazıl Hüsnü Dağlarca Felsefe Ferit Edgü Film Galeri Gece Gece Edebiyat Gezi Giorgione Goya Gustav Klimt Gülten Akın Gündemdekiler Günler Günlük Günlükler Günün Şarkısı Halikarnas Balıkçısı Hayat Notları Heykel Hilmi Yavuz İçebakan İdil Biret İstanbul Bienali İstanbul Modern İzlediklerim İzlek İzmir Sanat Jan van Eyck Jean Auguste Dominique Ingres Johannes Vermeer John William Waterhouse Karalama Defteri Kırıntılar Kısa Metinler Kitap Kitap Eleştirileri küçük İskender Kürşat Başar Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi Malraux Marc Chagall Marguerite Duras Matisse Mektup Memet Fuat Metis Yayınları Mırıldandıklarım Michelangelo Milan Kundera Murathan Mungan Mühür Dergisi Müzik Nâzım Hikmet Not Defteri Notos Nuri Bilge Ceylan Oğuz Atay Okuduklarım Okuma Defteri Okuma Günlüğü Okuma Şenliği Önerdiklerim Öneri Öykü Özlü Söz Paul Klee Penguen Kolu/Kanadı Picasso Plan Proje Refik Durbaş Rembrandt Resim Resim Defteri Roman Rota Sabancı Müzesi Salâh Birsel Sanat Sayıklamalar Seçtiklerim Sel Yayıncılık Selçuk Altun Seyir Defteri Sezen Aksu Sıla Sinema Söyleşi Sözcükler Sözünü Sakınmadan Stefan Zweig Şiir Şiir Düşü Şiirler Tiyatro Tomris Uyar Van Gogh Varlık Dergisi Venedik Film Festivali Venüs Veysel Çolak Videolar Viktor Hugo Yaşar Kemal Yazı Masası Yazılar YKY Yön Yayınları Zeki Demirkubuz
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Gustav Klimt’in “Adele Bloch-Bauer’in Portresi” adlı resmi…

*

Enis Batur’un Işıkadlı kitabında “İyi okur nasıl olmalıdır?” sorusuna verdiği yanıt…

*

Van Gogh’un “Yıldızlı Gece” adlı tablosu…

*

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Göl” şiiri…

*

Matisse’nin “Yaşama Sevinci” adlı resmi…

*

Kürşat Başar’ın “Yaz” adlı romanı
ve özellikle romanın anlatıcısı Murat’ın amcasının yaşam şekli
ve kütüphanesi…

*

Goya’nın “Çıplak Maya” ve “Giyinik Maya” adlı tabloları…

*

Çağan Irmak’ın “Bana Şans Dile” adlı filmi…

*

küçük İskender’in Cin Kontrol Noktası adlı deneme kitabı…

*

Sözcükler Dergisi’nin Edebiyatçı Mektupları Özel Sayısı

*

Alejandro González Iñárritu’nun Ölüm Üçlemesi Olan
Paramparça Aşklar Köpekler”, “21 Gram” ve “Babil” filmleri…

*

Diego Velázquez’in “Aynadaki Venüs” adlı tablosu…

*

Enis Batur’un İstanbul Modern’de Semih Gümüş ve Ömer Türkeş ile yaptığı Sözünü Sakınmadan Söyleşisi…

*

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı kitabı…
Ve kitabın bana çağrıştırdığı trenler hakkındaki düşünceler…

*

Rembrandt’ın “Gece Devriyesi” adlı resmi…

Tuna BAŞAR


planladıklarım

1. Sanat Tarihi üzerine detaylı araştırmalar yapıp sanatın başlangıcından günümüze gelene kadar geçen süreçteki önemli sanat olaylarını kaleme almalıyım.
2. Sanatta ve edebiyatta yaşanan önemli akımları araştırıp bunları yazıya dökmeliyim.
3. Mitoloji üzerine yoğunlaşmalıyım ve başta Yunan Mitolojisi olmak üzere mitolojik karakterler üzerine yazılar yazmalıyım.
4. Yazar, şair, ressam, müzisyen, kısaca sanatçılar üzerine biyografi yazıları yazmalıyım ve bu biyografileri güzel bir görsel eşliğinde blog sayfamda yayınlamalıyım.
5. Yazılarımda Adı Geçenler başlıklı projeme başlamalıyım.

Tuna BAŞAR


9 Ağustos 2015
Pazar

Yazının ilk kullanılmaya başladığı günden bugüne kadar sayısız yazılı ürün verilmiştir. Tabletlerden papirüslere, kâğıdın icadından kitaplara, teknolojik gelişmeler ışığında elektronik yazılı ürünlere kadar sayısı hakkında bir fikir sahibi bile olamayacağımız kadar çok yazılı ürün ortaya çıkmıştır. Her geçen gün de bu yazılı ürünler artarak okurların önüne sürülmektedir. Fakat devam eden bu yazılı kültür neticesinde bazı ürünler defalarca okunup klasikleşirken, bazı ürünler okunduğu anda unutulmaya mahkûm oluyor. Yazılı ürün çöplüğüne dönüşen günümüz teknolojik çağında birçok ürün arşivlerdeki yerini alsa da dönüp dönüp okunanlar hep klasik metinler olarak karşımıza çıkıyor.
Bir zamanlar şöyle bir cümle kurduğumu hatırlıyorum: “Her bulduğunu okuyanlardan değilim ben. Klasikleşmiş, önemli olduğu birçok okur ve eleştirmen tarafından kabul edilmiş kitapları tekrar tekrar okumayı tercih ederim.” Son zamanlarda da bu düşünce ağır basıyor bende. Hiç tanımadığım yazarların kitaplarını okumaktansa bir Dostoyevski, bir Oğuz Atay, bir Márquez, bir Yaşar Kemal, bir Milan Kundera, bir Ayfer Tunç kitabını bir kere daha okumanın çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Kısıtlı zamanımızı iyi olduğundan emin olduğumuz kitaplara ayırmak çok daha mantıklı geliyor bana.
Tabii ki yeni çıkan kitapları da takip etmeye çalışıyorum ama yeni bir yazarın kitabını okumam için ya değer verdiğim bir başka yazar veya eleştirmen o kitabı tavsiye etmiş olacak, ya da kitap önemsediğim bir yayınevi tarafında basılmış olacak. Bir de bazı ödüller ve soruşturmalar sonucunda da belli kitaplara yöneldiğim oluyor. Ama bu biraz daha seyrek olarak okuma rotamı değiştiriyor.

9ağustos’15gecesi edirne


Tuna BAŞAR


8 Ağustos 2015
Cumartesi

Bir süredir yazarların yazma biçimlerini merak edip duruyorum. En çok da bir çalışma disiplini içinde yazan, her gün çalışma masasına oturup günün büyük kısmını burada geçiren yazarlara imreniyorum. Ama ben, kendi adıma, bugüne kadar bu şekilde bir yazma disiplini oluşturamadım ne yazık ki! Ben yazı masasına oturmadan ne yazması gerektiğini planlayan, yazacağı şeyi kafasında şekillendiren ve artık bunu kâğıda geçirebilirim dediği zaman da yazı masasına oturan kişilerdenim. Tabii ki her zaman yazmayı planladığım yazıyı tamamen kafamda bitirip son halini veremiyorum. Yazıyı kâğıda geçirirken birçok değişiklik de yaparım. Kafamda kurduğum cümleyle kâğıda aktardığım cümle çok farklı olabilir. Bazen aklımdan geçenleri kâğıda döktükten sonra kurguladıklarımla yazdıklarımın çeliştiğini bile görürüm. Bazen de tek seferde yazmak istediklerimi yazmış olurum. Ama benim asıl istediğim şey, üzerinde çok fazla zaman harcayarak yazmak. Saatlerce çalışma masasında vakit geçirdikten sonra yarım sayfa/bir sayfa kadar ama gerçekten kaliteli olduğuna inandığım bir ürün ortaya koymak ve bu çıkan ürün karşısında tatmin olmak… Bu istediğime ne zaman ulaşabilirim veya ulaşabilir miyim, bilmiyorum. Yoğun çalışma temposu içinde istediğim bu yazma ritmine yakın zaman ulaşamayacağım kesin.

8ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR


6 Ağustos 2015 Perşembe

Çağdaş Türk şiirinin en önemli dönüm noktasında Nâzım Hikmet şiiri duruyor bana göre. Divan edebiyatının etkisinden kurtulmaya çabalayan Türk şiiri manzum-nesir çıkmazında boğuşurken Nâzım Hikmet, Rus şiirinin, daha çok da Mayakovski ve Fütürizm akımının etkisiyle yepyeni bir soluk olarak ortaya çıkar. Duru bir Türkçe’yle, halkın içinden gelen bir sesle, komünist bir duyarlılıkla daha önce olmayan bir şeyi Türk şiirine getirir. Hem şiire aşkı, özlemi, toplumcu bakış açısını yerleştirir, hem de birçok yeni sözcüğü şiirine yedirir. Şiire yeni bir soluk getirmeye çalışırken birçok farklı sıkıntıyla da baş etmek zorunda kalır. Soruşturmalar peşini bırakmaz, kitapları yasaklanır, hapishaneye girer, büyük bir aşkla sevdiği vatanından kaçmak zorunda kalır, karısından çocuğundan uzaklaşır…
İşte bu sıkıntıların ortasında şiirden de hiç vazgeçmez. Özellikle de bu sıkıntılı durumlar yaşanırken yazdığı şiirlerdeki tat bambaşkadır bence. Bunların içinde de hapishanedeyken yazdığı Memleketimden İnsan Manzaraları adlı kitabı yukarda saydığım tüm özellikleri içinde barındırması nedeniyle çok önemli bir yere sahiptir.


Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde başlayan kitap bir tren yolculuğuyla devam edip onlarca farklı insan motifini gözler önüne seriyor. Bir yandan insanların yaşamlarına odaklanırken bir yandan da, İkinci Dünya Savaşı öncesi dönem başta olmak üzere, gündeme değiniyor. Yani bir yandan insan manzaraları sunarken, bir yandan da dünyadaki yaşanan olaylara tanıklık ediyor. Bunu yaparken de şiirin o en önemli özelliği olan ses ahengini de korumayı başarıyor.

Tuna BAŞAR


Bir hayali olmayan, sadece önündeki yolda yürümeyi seçip, geniş açıdan dünyaya bakamayanları,
Hayalleri uğruna risk alıp gitmekte oldukları güzergâhtan başka yollara sapmayı denemeyenleri,
Tek bir düşünce etrafında toplanmış ideolojik, siyasi ve dini kalabalıkları,
Düğünleri, yüksek müzik eşliğinde eğlendiğini düşünen toplulukları,
Herhangi bir şehre gidince müzeleri, kütüphaneleri, kitabevlerini gezmeyi alışkanlık haline getirmeyenleri,
Her konuda fikir beyan etme ihtiyacı duyanları,
Arapça, Kürtçe bilmeyenlerin yanında Türkçe konuşurken bir anda sadece onu anlayanlara dönüp Kürtçe veya Arapça konuşmaya devam edenleri,
Demokrasiyi ağzından düşürmeyip demokrasinin tarifini yapamayanları,
Hayatında hiç kitap okumadığı halde kitap okuyanları eleştirme hakkını kendinde görenleri,
İnsanların tercihlerine karışıp, kişilik haklarına tacizde bulunanları,
İnsanları sadece dış görünüşlerine göre eleştirenleri,
Zenginliğin istediğin zaman istediğin şeye ulaşmak olduğunu bilmeyip, sürekli gelecekte yapmayı planladıkları şeyler için para biriktirenleri,
İnsanların gözünün içine baka baka yalan söyleyip, sonra bu yalanı ortaya çıkınca “Aslında ben öyle dememiştim!” diyenleri,
İnsanların sadece tek bir özelliğini beğenip bu tek özellikten yola çıkarak o insana hayranlık duyanları,
Gürültülü müzik çalınan bir ortamda sohbet etmeye çalışanları,
İnsanların düşüncelerine değil de gücüne ve parasına değer verenleri,
Belli bir seviyeye geldiği halde kendi bakımına, giyim kuşamına özen göstermeyenleri,
Hep iktidarlara yakın durup muhalif bir tavır sergileyemeyenleri,
Cep telefonuyla yüksek sesle konuşanları,
Sanatın ne olduğu hakkında en ufak bir bilgisi olmadığı halde sanatı, sanatçıyı küçümseyenleri,
Kendini sanatçı olarak lanse edip de muhalif bir bakış açısına sahip olmayanları,
Sevgilisinin doğum gününü bile hatırlamayacak kadar sevgiden yoksun olanları,
Her kullandığı cümlenin sonuna bir küfür eklemeyi ihmal etmeyenleri,
İnsanların arkasından ileri geri konuşup, o insanla karşılaşınca yüzüne gülenleri,
Hayatında hiç kimseye en ufak bir iyiliği dokunmadığı halde, bu ülke için canını feda edecek kadar mücadele etmiş kahramanları eleştirme küstahlığına düşenleri,
Tek bir insana bağlı olmayı başaramayıp her önüne gelen insanla birlikte olanları,
Her diziyi izleyip sonra da bazı dizileri izleyenlere tepki gösterenleri,
Kendini sinema tutkunu olarak ifade edip de sinema tarihinde klasik haline gelen filmleri “saçma sapan!” olarak niteleyenleri,
Kendi yapabileceği bir işi başkasından rica edenleri,
Teşekkür etmeyi, özür dilemeyi bilmeyenleri,
Ve elbette ki bencil olanları hiç sevmem.

Tuna BAŞAR


7 Ağustos 2015
Cuma

Eskiden her evde mutlaka birkaç cilt ansiklopedi olurdu. Hayatında hiç kitap okumamış insanların evlerinin en görünür yerinde ansiklopedi görmek mümkündü. Ansiklopedilerin çoğu gazeteler tarafından kuponla okurlarına dağıtılırdı. O zamanlar ortaokul ve liselerde ansiklopedilerden araştırma ödevleri verilirdi. Biraz da bu nedenle çocuklu ailelerde ansiklopedi ihtiyacı doğardı. Şimdi her şeye internet ortamında ulaşılıyor. Ödevler de merak edilen konular da internet sayesinde araştırılıyor. Aslında internet tam olarak o ansiklopedilerin görevini görmüyor bence. Çünkü internette o kadar çok gereksiz bilgi dolaşıyor ki birçok kişi aradığını bulamıyor. Daha doğru bir ifadeyle aranan bilgiye tam olarak ulaşmak her zaman mümkün olmuyor. Ansiklopediler her zaman bir yayın kurulu tarafından oluşturulurdu. Yer alan bilgiler kendi alanının önde gelen kişilerinin editörlüğünde yazılırdı. Hemen hemen her konuda olabildiğince iyi bir şekilde bilgi verecek düzeyde olurdu ansiklopediler. Bazıları görsel olarak da tatmin edici olurdu. Bazıları ise olabildiğince yazıyla dolu, renksiz ama yine de insanın eline alınca bambaşka düşüncelere dalıp gittiği çekici kitaplardı.
Benim de en sevdiğim şeylerden biriydi ansiklopedi okumak. Elime alırdım, bir köşeye çekilirdim ve rastgele bir sayfa açıp okumaya başlardım. Özellikle ülkelerle ilgili bölümler çok ilgimi çekerdi. Bazen bir bilim adamı bazen de bir tıp bilgisi, bazen bir yazar bazen de bir element, bazen bir siyasetçi bazen de bir hayvan türü… Onlarca farklı konunun bir arada olduğu bu kitapların, çocukluğumdan beri, hayal gücüme büyük katkısı oldu. Şimdi ansiklopedi bulmak gerçekten çok güçleşti. Eski ansiklopedilerin de bazı maddeleri güncelliğini yitirdiği için ilgi çekmiyor. Ama şimdi bir ekip kurulsa ve bir ansiklopedi oluştursalar herhalde en çok ben sevinirim.
En son Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi’ni edinirken bu sevinci yaşamıştım. Bir de uzun zamandır aradığım ama henüz bulamadığım Ahmet Say’ın Müzik Ansiklopedisi’ne sahip olursam bu sevinci yaşayacağımı düşünüyorum.

7ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR


5 Ağustos 2015 Çarşamba

Yoğun bir şekilde kitap okumaya başladığım ilk günden beri en çok önem verdiğim yayınevlerinin başında Sel Yayıncılık geliyor. Enis Batur, Ferit Edgü, Selçuk Altun, Salâh Birsel ve küçük İskender gibi Türk Edebiyatı’nın önemli yazarlarının kitaplarını yayınlaması sebebiyle öncelikle ilgimi çeken bir yayınevi. Bir de daha önceden yayınladıkları Geceyazısı Dergisi’nin etkisi var bu ilgide. Aslında en önemli nedeni Enis Batur’la ortak hareket etmeleri desem daha doğru olur.  İşte Geceyarısı Kitapları da aslında tam olarak bu nedenle ilgimi çekmiş bir seri.  Enis Batur’un desteğiyle kendi ritminde yayın hayatına devam ediyor.
Bu seride yayınlanan kitaplardan Enis Batur’un Kütüphane, Cüz, Patates, Kulak; Ferit Edgü’nün Devam, İnsanlık Halleri, Avara Kasnak, Paraboller; Ece Ayhan’ın Öküz’lemeler; birçok yazarın ortaklaşa yazdığı Arazi Marazi, Negatif İmge, Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var adlı kitapları büyük bir keyifle okumuştum.


Sel Yayıncılık tarafından Geceyarısı Kitapları arasında Ferit Edgü’nün aforizmalarından oluşan Cahil yayınlanınca edinip okumamak olmazdı. Serini 42. Kitabı olan Cahil, Ferit Edgü’nün 193 adet aforizmasından oluşuyor. Benim aklıma aforizma denince ilk gelen yazardır Ferit Edgü. Bunda Tüm Ders Notları adlı kitabının büyük etkisi vardır. Tüm Ders Notları benim başucu kitaplarımdan biridir ve aforizma konusunda bana yol gösterici olmuştur. Bu kitabı dönüp dönüp okurum. Şimdi Cahil’i okurken yeniden Tüm Ders Notları’na da dönme isteğim arttı.
Ferit Edgü, Cahil’de biraz da günümüz Türk insanına gönderme yapıyor. Toplumda yaşanan yozlaşmayı bu aforizmalarla ortaya koyuyor. Kitap “Salaklık Üstüne Deneme’nin yazarı, kadim dostum TAHSİN YÜCEL’e” şeklinde ithafla başladıktan sonra şu sözlerle Cahil’e vurgu yapıyor ve bizi aforizmalarıyla baş başa bırakıyor:
Aptal, salak, gerzek, cahil…
Tüm bunlar yakın akrabadırlar. Bunların en yaygını, en tehlikelisi cahillerdir. Çünkü o her şeyi bilir. Doğduğunda hattâ doğmadan önce her şeyi öğrenmiştir. Bu anlamda Tanrı’nın seçkin kuludur. Yoluna çıkmaya gelmez, sizi ezer geçer.
Tüm aforizmalar gayet güzel ama ben bazılarını çok beğendim. İşte onlardan birkaçı:
                “Cahille cahilce konuşmuyorsan anlaşamazsın.”
                “Cahil, kitabı o kadar sever ki okumaya kıyamaz.”
   “Cahilin sesi çok çıkar.
   “Cahil, bir boy büyük cahile söz söyletmez; ona tapar.”
  “Sırtını iktidara dayamış cahil gibisi yoktur.”
 “Bizim politikacılarımız cahilleri sever. Ama yalnız politikacılarımız değil, yazar çizerlerimiz de.”
Cahil’i okuduktan sonra Geceyarısı Kitapları’nın daha önce edinip okuyamadığım Enis Batur’un Hepsi, Enis Batur ve Yiğit Bener’in birlikte yazdıkları Simültane Cinnet ve Ferit Edgü’nün Selma Gürbüz İçin Üç Yazıadlı kitaplarını da bir an önce okumam gerektiğini fark ettim.

Tuna BAŞAR

15:00:00 , ,

6 Ağustos 2015
Perşembe

Şöyle geriye dönüp baktığımda 2004 yılından beri düzenli bir yazma serüveni içinde olduğumu görüyorum. Yazdıklarım dergilerde, internet sitelerinde, kendime ait bloglarda ve sosyal paylaşım sitelerindeki gruplarda yayınlandı. Bugüne kadar yaklaşık 500 civarında yazı, şiir, günlük, kitap eleştiri yazısı ve değinme yayınlamışım. Şimdi bu yazdıklarımı tekrar gözden geçirirken yazılarımda adı geçen yazarları, şairleri, ressamları, müzisyenleri, sanat eserlerini, önemli kişileri bir dizin halinde listelemenin kişisel okuma-yazma maceramda bana çok önemli bir yol gösterici olacağını fark ediyorum. Yazılarımda birçok sanatçı ve sanat eseri geçerken bunlardan hangileri daha fazla kendine yer bulmuş, kimler beni daha derinden etkilemiş ve ben kimleri daha ön planda tutmuşum bunca yıl boyunca. Beni en çok etkileyen yazarların başında Enis Batur geliyor. Acaba gerçekten de yazılarımda en çok Enis Batur ismi ve onun eserleri mi geçiyor? Ya da hiç farkına varmadığım bir sanat adamı mı beni daha derinden etkiledi. Hayatımdaki en önemli yere sahip şehir İzmir’dir. Acaba yazılarımda da bu şehir mi daha fazla kendini göstermiştir. Ya da İstanbul, Edirne, Afyonkarahisar, Bitlis gibi hayatımda önemli yeri olan diğer şehirlerden biri mi? En çok Kandinsky’nin resimleri karşısında heyecanlanırım. Elbette başka birçok ressamın resimleri de benim hayatımda önemli bir yere sahiptir ama bu resimler içinde en çok hangisi yazılarıma ilham vermiştir? Bunlar gibi onlarca soru zihnimi kurcalıyor yazdıklarımı gözden geçirirken. Yazılarımda Adı Geçenler başlığı altında bir dizin oluşturursam bu tarz soruların da tümüne anlamlı bir yanıt bulacağımı düşünüyorum. Alfabetik bir şekilde blog sayfamda bu dizini yayınlayacağım ve her yazdığım yazıda adı geçenleri de listeye ekleyeceğim.

6ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR


4 Ağustos 2015 Salı

Ahmet Say, Türkiye’de müzik konusunda en yetkin isimlerden biri. Bu yetkinliği müzik yaparak değil müzik üzerine yazarak oluşturmuş önemli bir aydın. Aynı zamanda da Fazıl Say’ın babası. Ahmet Say’ın Müzik Ansiklopedisi adlı üç ciltlik kitabını uzun zamandır arıyorum, fakat bu kitabı bulup bir türlü kütüphaneme dâhil edemedim. Ama uzun zamandır başucu kitaplarımdan biri de ona ait: Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır?


Gerçi bir süredir bu kitabı istediğim gibi okuyamıyordum. Bir başvuru kitabı niteliğinde olduğu için daha önceden bölüm bölüm bu kitabı okumuştum ama şimdi bir anda tamamını okumak istedim. Bir yandan da uzun zamandır planını yaptığım Müzikal Günce konusunda bu kitabın bana büyük katkısı olacağını düşünüyordum. Bakalım, şimdi kitaba yoğunlaşırken nasıl bir sonuçla karşılaşacağız.
Kitap müziğin tarihinden önemli müzisyenlere, ülkelerin müzik kültürlerinden Türkiye’de yapılan çok sesli müziğe, operadan baleye geniş bir yelpazede müziği ele alıyor. Birçok önemli müzik insanına yönlendiriyor bizi.
Kitap için Ahmet Say’ın kendi söylediği söz ise şöyle; “Bu kitapla amacım, müzik sanatının temel asgari bilgilerini herkesin yararlanabileceği yalın, anlaşılır bir dille anlatabilmekti.” Bana göre yazar bu amacına fazlasıyla ulaşmış.


Tuna BAŞAR

14:51:00 2 , ,

5 Ağustos 2015
Çarşamba

Bir süredir iyi bir okuma ve yazma hızı yakaladım. Zaten okudukça yazan biriyim ben. Her okuduğum kitap bana değişik fikirler olarak geri dönüyor. Okuduğum kitaplar üzerine Okuma Günlüğü, Okuma Defteri ve Kitap Eleştirileri yazdığım için okuduğum kitaplar başlı başına birkaç yazıya esin kaynağı oluyor. Bunun yanında bazen Gece’de de okuduğum kitaplardan bahsediyorum. Son zamanlarda Gece ve Okuma Günlüğü iyi bir şekilde ilerliyor. Okuma Defteri için de Enis Batur’un Dalgınlık Kursları ve Işık, Kürşat Başar’ın Yaz ve Ferit Edgü’nün Şimdi Saat Kaç kitapları üzerine yazdığım yazılar hazır gibi. Son günlerde okuduğum küçük İskender’in Cin Kontrol Noktası, Ahmet Say’ın Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır, Milan Kundera’nın da Gülünesi Aşklar kitapları üzerine Okuma Defteri için notlar alıyorum. Nâzım Hikmet’in Memleketinden İnsan Manzaraları kitabı için henüz bir şeyler yazamadım ama onu da en azından Şiir Günlükleri’ne konuk etmeyi planlıyorum. Tabii bu projeye başlayabilirsem. Milan Kundera’nın Gülünesi Aşklar kitabının da Öykü Günlükleri için bir başlangıç olacağını düşünüyorum.
Yazdıklarım, yazmayı planladıklarım ve projelerim kendi ritminde ilerleyedursun henüz istediğim seviyeye gelmediğini düşündüğüm projelerim de canımı sıkıyor biraz. Bunların en başında da müzik geliyor. Yeterince müzik dinleyemiyorum.  Müzik dinleyemediğim için yakın bir zamanda başlamayı planladığım Müzikal Günce projeme bir türlü başlayamıyorum. En azından Müzik Üzerine Notlar şeklinde bir seri-yazı planı içine girmeyi düşünüyordum ama bunu da henüz başaramadım. Belki Ahmet Say’ın Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır kitabı bu konuda bana yardımcı olur.
Eylül’e Mektuplar, İzlek ve İçebakan projelerim için hâlihazırda yayınlanmayı bekleyen parçalar mevcut. Üzerlerinde biraz çalışıp son hallerini verince yayınlanacak seviyeye geleceklerdir.
Not Defteri istediğim düzeyde değil bu aralar. Eskiden her gün Not Defteri’me notlar alırdım. Şimdi tek tük notlar çıkıyor ortaya. Bunları ve eski defterlerde kalan notları bir araya getirip yayınlayabilirim ama yine de Not Defteri’ndeki o eski düzeyi özlemiyor değilim. Ki zaten eski yazdığım Not Defteri parçalarına bakınca da gayet güzel şeylerin ortaya çıkmış olduğunu görüyorum. İşte o düzeye tekrar getirebilirsem Not Defteri’ni gayet memnun olacağım. Bir de eski defterlerde kalmış olan bir projem vardı: Not Defteri’nden Geçmişe Bakmak. Bu projeyi de hayata geçirip, geçmişte yaşanan bazı şeylerin bugün aynı şekilde yaşandığını gözler önüne sermeliyim.
Projeler üzerine daha detaylı şeyler de yazmak geliyor içimden ama bunlar için de bir proje gelişecek gibi duruyor. Ya da İçebakan’a bir altbaşlık eklenebilir.
Ama her şeyden önemli olan bol bol okumak ve bunu sonucunda yazıya daha fazla zaman ayırabilmek.

5ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR


3 Ağustos 2015 Pazartesi

Milan Kundera’nın Gülünesi Aşklar adlı öykü kitabını okumaya başladım. Aslında Öykü Günlükleri projem için bu kitap iyi bir başlangıç olabilirdi. Bu projeye başlamak için birkaç gün gecikmiş olsam da belki de Öykü Günlükleri de kendi yolunu burdan bulacaktır.
Milan Kundera’yı ilk defa, birçok kişi gibi, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliğiadlı romanı sayesinde tanıdım. Bu roman benim en beğendiğim romanlardan biridir. Sonrasında Bilmemek, Ölümsüzlük gibi kitapları sayesinde değer verdiğim en önemli yazarlar kategorisine yükseldi benim için Milan Kundera. Fakat daha önce öykülerini hiç okumamıştım. Romanlarındaki tadı öykülerinde bulabilecek miyim, tam olarak bilmiyorum.


Gülünesi Aşklar’ın ilk öyküsü Hiç Kimse Gülmeyecek adını taşıyor. Bir sanat tarihçisi olan kahramanımız bir üniversitede ders vermekte ve yazıları bazı önemli dergilerde yayınlanmaktadır. Yayınlanan bir yazısını sevgilisi Klara ile kutladığı bir gün Zaturecky isimli bir adam tarafından yazılan “Çek Resim Sanatının Bir Ustası, Mikolas Ales” başlıklı bir araştırma yazısı adresine postalanır. Bu araştırma üzerine bir tanıtma yazısı yazmasını rica eden bir de mektup vardır posta kutusunda. Kahramanımız öncelikle bu araştırma yazısını ve mektubu önemsemez. Fakat Bay Zaturecky’nin ısrarları neticesinde işin içinden çıkamayacağı ve hayatını mahvedecek olan yalanlar silsilesinin içinde bulur kendini. Bu durumdan kurtulmaya çalıştıkça da etrafındaki her şeyi kaybedecektir.
Uzun zamandır bu kadar derinden hissettiğim bir öykü okumamıştım. Okuduğum her bir satır beni olayın içine çekmeyi başardı.
Aralarında birebir benzerlik bulunmasa da bu öykü bana J. M. Coetzee’nin Utanç adlı romanını çağrıştırdı. Utanç’ı da yeniden okunacaklar listeme ekliyorum.

Tuna BAŞAR 

13:14:00 , ,

4 Ağustos 2015
Salı

Ne zaman trenleri çağrıştıran bir şeyle karşılaşsam veya tren görsem aklıma çocukluğum gelir. Daha doğrusu çocukluğumun geçtiği sokak gelir. En son İz Tv’de izlediğim Rüya Trenle Kara Kıta’ya ve Maharaca Ekspresiyle Hindistan adlı iki belgesel nedeniyle yaşamıştım bu hissi. Şimdi de Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiir kitabını okurken aynı hissi yaşıyorum ve çocukluğuma dönüyorum.
Bilenler biler zamanında İzmir’de Çiğli-Basmane arasında günlük ulaşımı banliyö sistemi sağlardı. Şimdi İzban olan bu güzergâhın Şemikler ile Nergiz arasında Yalı adlı bir istasyonu vardı. İşte benim çocukluğum bu Yalı istasyonunun bulunduğu sokakta geçti. Burası sadece bir istasyon değildi aynı zamanda bir semtin de merkeziydi. Birçok farklı esnafın iş kapısıydı bu bölge. Bir yanda pazaryeri bir yanda Şemikler Meydanı…
Her sabah güne tren sesiyle başlardık. İnsanlar işlerine, okullarına, gitmek istedikleri yerlere bu bölgede daha çok trenler sayesinde giderlerdi. Yeşil lokomotiflerin çektiği şehiriçi trenler dışında günde birkaç kez geçen kırmızı lokomotifli şehirlerarası trenler ve yük trenleri de bir farklılık katardı. Bizim troleybüs dediğimiz günde iki defa geçen beyaz renkli, şimdinin metrolarına benzeyen trenler de çocuk halimizle bizleri heyecanlandırırdı. O zamanlar toplu taşıma kartları yoktu. Bilet alıp öyle binilirdi trenlere. Ya da paso kullanılırdı. Her istasyondan sonra tren içinde kondüktörler dolaşır ve biletleri zımba benzeri bir aletle delerlerdi. Bu biletin görüldüğü anlamına gelirdi. Ve benim için en önemli tren çağrışımı da İzmir Fuarı’ydı. Çünkü çocukluğum boyunca fuara hep trenle gittim. Yalı istasyonundan biner Basmane’ye kadar tüm istasyon isimlerini ezberlemeye çalışır ve Basmane’ye gelince hedefe ulaşmış olmanın büyük hazzını yaşardım. Bir de trenler gelmeden önce kapanan tantanların sesini duymak bambaşka bir duyguydu.
Şimdi o bölge tamamen değişti. Çocukluğumun o güzel anıları da birer birer kayboldu. Ama bir gün o semti yazmak istiyorum. “Gül Güzeli” yazımda kısaca değinmiştim ama İçebakan için uzun uzun trenleri ve Yalı Mahallesi’ni yazmalıyım.

4ağustos’15gecesi edirne


Tuna BAŞAR

13:52:00 , ,

3 Ağustos 2015
Pazartesi

Birkaç gündür Kürşat Başar’ın Yaz adlı romanındaki Murat karakterinin amcasının yaşam şekline takılmış durumdayım. Aslında uzunca bir süredir benim de istediğim bir yaşam şeklini sürüyor olması beni etkileyen en önemli faktör. Kendini bir odaya kapatmış ve vaktinin çoğunu okumakla geçiriyor. Uyumak, yemek yemek, dinlenmek gibi zorunlu ihtiyaçları ve kitap satın almak için odasından dışarı çıkıyor. Ben de kendime bu şekilde bir oda yapmaya çalışıyorum uzunca bir süredir. Ama bir kitap odasından ziyade vaktimin çoğunu geçirebileceğim bir odaya ihtiyacım var. Tabii ki çalışma koşullarım buna müsaade etmiyor, fakat ilerde bu hayalimi gerçekleştirmeyi planlıyorum.
Bir de Enis Batur’un Kitap Eviadlı romanını okuyunca bu tarz bir düşünceye kapılmıştım. Büyük bahçeli bir eve sahip olacaksın ve bahçede kendine ait bir kitap evi inşa edeceksin. Bilindik mimari kalıplardan uzak, okumaya elverişli, kitaplara ulaşım kolaylığına sahip bir kitap evi…
Yaklaşık on bin kitaplık bir kütüphane üzerinden bu kitap evini veya okuma odasını planlayabilirim. Dünya ve Türk edebiyatının en seçkin örnekleri, felsefe, tarih, mitoloji, sanat, din, bilim kitapları, ansiklopediler, başvuru kaynakları… Kısacası bugüne kadar yazılmış en önemli kitaplardan oluşan on bin kitaplık bir seçki… Aslında bu konuyla ilgili de uzunca bir süre önce başladığım fakat istediğim gibi tamamlayamadığım için henüz yayınlamadığım “İyi bir kitaplık nasıl olmalıdır?” başlıklı bir yazım da bana iyi bir yol gösterici olacaktır.
Hem bu yazıyı tamamlayıp yayınlamalıyım, hem de ilerde kurmayı planladığım kitap evi/okuma odası konusunda daha ciddi adımlar atmalıyım.

3ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR


2 Ağustos 2015 Pazar

Kürşat Başar’ın Yaz’ı bitti. Kitap umduğumdan daha hızlı bir şekilde okuttu kendini. Daha önceki okumada alamadığım tadı fazlasıyla aldım bu kez. Kitabın tek eksiği son bölümüydü. Şimdi son bölümden bahsetmeyeyim ama daha farklı bir son olabilirdi. Bu kitap üzerine Okuma Defteri’ne detaylı bir yazı yazacağım.


Bir yandan da küçük İskender’in Cin Kontrol Noktası’na yoğunlaşmaya çalışıyorum. Kitap İskender’in her zamanki gibi tam olarak bir kalıba sokulamayacak metinlerinden oluşuyor. Deneme, özgün metin, kitap tanıtım yazısı şeklinde ilerliyor kitap. Her zamanki gibi yer yer tadına doyulmayacak cümleler de eşlik ediyor bizlere.


Bir yandan da Sözcükler Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2015 tarihli 55. sayısını detaylı bir şekilde incelemeye başladım. Edebiyatçı Mektupları Özel Sayısı olarak yayınlanan derginin bu sayısına daha önce bir göz atmıştım ama gerek dergideki mektupları gerekse de mektup üzerine yazıları detaylı bir şekilde okumamıştım. Derginin bu sayısı hem yeni projem olan Dergiler için ilk yazı konusu olacak hem de Eylül’e Mektuplar projemde bana yol göstericilik yapacak.

Tuna BAŞAR 

Tuna BAŞAR

{picture#https://lh3.googleusercontent.com/-D5kOteDnoJw/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAABGE/655dNdgH4u8/s120-c/photo.jpg} 1985 yılında doğdum. İzmir Karşıyakalı'yım. 2004 yılının son çeyreğiyle birlikte başladığım yazı serüvenime Gece Edebiyat adlı blog sayfamda devam ediyorum. Yazılarım ve şiirlerim Ada (Samsun),Aykırı Sanat, Berfin Bahar, BH Sanat, Çalı, Genç Hayat, İzmir İzmir, Kaçak Yayın, Kar, Koridor, Kum, Kuşak, Kül Öykü, Lacivert Sanat, Mor Taka, Onaltıkırkbeş, Sunak, Taflan, Varlık, Virgül gibi dergilerde yayınlandı. {facebook#http://www.facebook.com/tunabasar} {twitter#http://www.twitter.com/tunabasar35} {google#http://plus.google.com/+TunaBasar} {pinterest#http://www.pinterest.com/tunabasar35} {youtube#http://www.youtube.com/c/TunaBasar} {instagram#http://www.instagram.com/tunabasar35}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.