Articles by "Günlük"

Adam Yayınları Aforizma Ahmet Altan Ahmet Say Aklımda Kalanlar Alberto Giacometti Alejandro González Iñárritu Alıntı Alıntıladıklarım Alıştırmalar Altın Koza Film Festivali Anatole France Antoloji Aspendos Opera ve Bale Festivali Ataol Behramoğlu Ayfer Tunç Bilgi Yayınevi Birhan Keskin Boticelli Can Yayınları Candan Erçetin Cemal Süreya Çağan Irmak Değinmeler Deneme Dergi Diego Velázquez Dinlediklerim Düşbükeyler Edebiyat Edgar Degas Edward Munch Eleştiri Elias Canetti Enis Batur Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Erzurum Eylül'e Mektuplar F. Scott Fitzgerald Fazıl Hüsnü Dağlarca Felsefe Ferit Edgü Film Galeri Gece Gece Edebiyat Gezi Giorgione Goya Gustav Klimt Gülten Akın Gündemdekiler Günler Günlük Günlükler Günün Şarkısı Halikarnas Balıkçısı Hayat Notları Heykel Hilmi Yavuz İçebakan İdil Biret İstanbul Bienali İstanbul Modern İzlediklerim İzlek İzmir Sanat Jan van Eyck Jean Auguste Dominique Ingres Johannes Vermeer John William Waterhouse Karalama Defteri Kırıntılar Kısa Metinler Kitap Kitap Eleştirileri küçük İskender Kürşat Başar Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi Malraux Marc Chagall Marguerite Duras Matisse Mektup Memet Fuat Metis Yayınları Mırıldandıklarım Michelangelo Milan Kundera Murathan Mungan Mühür Dergisi Müzik Nâzım Hikmet Not Defteri Notos Nuri Bilge Ceylan Oğuz Atay Okuduklarım Okuma Defteri Okuma Günlüğü Okuma Şenliği Önerdiklerim Öneri Öykü Özlü Söz Paul Klee Penguen Kolu/Kanadı Picasso Plan Proje Refik Durbaş Rembrandt Resim Resim Defteri Roman Rota Sabancı Müzesi Salâh Birsel Sanat Sayıklamalar Seçtiklerim Sel Yayıncılık Selçuk Altun Seyir Defteri Sezen Aksu Sıla Sinema Söyleşi Sözcükler Sözünü Sakınmadan Stefan Zweig Şiir Şiir Düşü Şiirler Tiyatro Tomris Uyar Van Gogh Varlık Dergisi Venedik Film Festivali Venüs Veysel Çolak Videolar Viktor Hugo Yaşar Kemal Yazı Masası Yazılar YKY Yön Yayınları Zeki Demirkubuz
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


9 Ağustos 2015
Pazar

Yazının ilk kullanılmaya başladığı günden bugüne kadar sayısız yazılı ürün verilmiştir. Tabletlerden papirüslere, kâğıdın icadından kitaplara, teknolojik gelişmeler ışığında elektronik yazılı ürünlere kadar sayısı hakkında bir fikir sahibi bile olamayacağımız kadar çok yazılı ürün ortaya çıkmıştır. Her geçen gün de bu yazılı ürünler artarak okurların önüne sürülmektedir. Fakat devam eden bu yazılı kültür neticesinde bazı ürünler defalarca okunup klasikleşirken, bazı ürünler okunduğu anda unutulmaya mahkûm oluyor. Yazılı ürün çöplüğüne dönüşen günümüz teknolojik çağında birçok ürün arşivlerdeki yerini alsa da dönüp dönüp okunanlar hep klasik metinler olarak karşımıza çıkıyor.
Bir zamanlar şöyle bir cümle kurduğumu hatırlıyorum: “Her bulduğunu okuyanlardan değilim ben. Klasikleşmiş, önemli olduğu birçok okur ve eleştirmen tarafından kabul edilmiş kitapları tekrar tekrar okumayı tercih ederim.” Son zamanlarda da bu düşünce ağır basıyor bende. Hiç tanımadığım yazarların kitaplarını okumaktansa bir Dostoyevski, bir Oğuz Atay, bir Márquez, bir Yaşar Kemal, bir Milan Kundera, bir Ayfer Tunç kitabını bir kere daha okumanın çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Kısıtlı zamanımızı iyi olduğundan emin olduğumuz kitaplara ayırmak çok daha mantıklı geliyor bana.
Tabii ki yeni çıkan kitapları da takip etmeye çalışıyorum ama yeni bir yazarın kitabını okumam için ya değer verdiğim bir başka yazar veya eleştirmen o kitabı tavsiye etmiş olacak, ya da kitap önemsediğim bir yayınevi tarafında basılmış olacak. Bir de bazı ödüller ve soruşturmalar sonucunda da belli kitaplara yöneldiğim oluyor. Ama bu biraz daha seyrek olarak okuma rotamı değiştiriyor.

9ağustos’15gecesi edirne


Tuna BAŞAR


8 Ağustos 2015
Cumartesi

Bir süredir yazarların yazma biçimlerini merak edip duruyorum. En çok da bir çalışma disiplini içinde yazan, her gün çalışma masasına oturup günün büyük kısmını burada geçiren yazarlara imreniyorum. Ama ben, kendi adıma, bugüne kadar bu şekilde bir yazma disiplini oluşturamadım ne yazık ki! Ben yazı masasına oturmadan ne yazması gerektiğini planlayan, yazacağı şeyi kafasında şekillendiren ve artık bunu kâğıda geçirebilirim dediği zaman da yazı masasına oturan kişilerdenim. Tabii ki her zaman yazmayı planladığım yazıyı tamamen kafamda bitirip son halini veremiyorum. Yazıyı kâğıda geçirirken birçok değişiklik de yaparım. Kafamda kurduğum cümleyle kâğıda aktardığım cümle çok farklı olabilir. Bazen aklımdan geçenleri kâğıda döktükten sonra kurguladıklarımla yazdıklarımın çeliştiğini bile görürüm. Bazen de tek seferde yazmak istediklerimi yazmış olurum. Ama benim asıl istediğim şey, üzerinde çok fazla zaman harcayarak yazmak. Saatlerce çalışma masasında vakit geçirdikten sonra yarım sayfa/bir sayfa kadar ama gerçekten kaliteli olduğuna inandığım bir ürün ortaya koymak ve bu çıkan ürün karşısında tatmin olmak… Bu istediğime ne zaman ulaşabilirim veya ulaşabilir miyim, bilmiyorum. Yoğun çalışma temposu içinde istediğim bu yazma ritmine yakın zaman ulaşamayacağım kesin.

8ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR


7 Ağustos 2015
Cuma

Eskiden her evde mutlaka birkaç cilt ansiklopedi olurdu. Hayatında hiç kitap okumamış insanların evlerinin en görünür yerinde ansiklopedi görmek mümkündü. Ansiklopedilerin çoğu gazeteler tarafından kuponla okurlarına dağıtılırdı. O zamanlar ortaokul ve liselerde ansiklopedilerden araştırma ödevleri verilirdi. Biraz da bu nedenle çocuklu ailelerde ansiklopedi ihtiyacı doğardı. Şimdi her şeye internet ortamında ulaşılıyor. Ödevler de merak edilen konular da internet sayesinde araştırılıyor. Aslında internet tam olarak o ansiklopedilerin görevini görmüyor bence. Çünkü internette o kadar çok gereksiz bilgi dolaşıyor ki birçok kişi aradığını bulamıyor. Daha doğru bir ifadeyle aranan bilgiye tam olarak ulaşmak her zaman mümkün olmuyor. Ansiklopediler her zaman bir yayın kurulu tarafından oluşturulurdu. Yer alan bilgiler kendi alanının önde gelen kişilerinin editörlüğünde yazılırdı. Hemen hemen her konuda olabildiğince iyi bir şekilde bilgi verecek düzeyde olurdu ansiklopediler. Bazıları görsel olarak da tatmin edici olurdu. Bazıları ise olabildiğince yazıyla dolu, renksiz ama yine de insanın eline alınca bambaşka düşüncelere dalıp gittiği çekici kitaplardı.
Benim de en sevdiğim şeylerden biriydi ansiklopedi okumak. Elime alırdım, bir köşeye çekilirdim ve rastgele bir sayfa açıp okumaya başlardım. Özellikle ülkelerle ilgili bölümler çok ilgimi çekerdi. Bazen bir bilim adamı bazen de bir tıp bilgisi, bazen bir yazar bazen de bir element, bazen bir siyasetçi bazen de bir hayvan türü… Onlarca farklı konunun bir arada olduğu bu kitapların, çocukluğumdan beri, hayal gücüme büyük katkısı oldu. Şimdi ansiklopedi bulmak gerçekten çok güçleşti. Eski ansiklopedilerin de bazı maddeleri güncelliğini yitirdiği için ilgi çekmiyor. Ama şimdi bir ekip kurulsa ve bir ansiklopedi oluştursalar herhalde en çok ben sevinirim.
En son Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi’ni edinirken bu sevinci yaşamıştım. Bir de uzun zamandır aradığım ama henüz bulamadığım Ahmet Say’ın Müzik Ansiklopedisi’ne sahip olursam bu sevinci yaşayacağımı düşünüyorum.

7ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR

15:00:00 , ,

6 Ağustos 2015
Perşembe

Şöyle geriye dönüp baktığımda 2004 yılından beri düzenli bir yazma serüveni içinde olduğumu görüyorum. Yazdıklarım dergilerde, internet sitelerinde, kendime ait bloglarda ve sosyal paylaşım sitelerindeki gruplarda yayınlandı. Bugüne kadar yaklaşık 500 civarında yazı, şiir, günlük, kitap eleştiri yazısı ve değinme yayınlamışım. Şimdi bu yazdıklarımı tekrar gözden geçirirken yazılarımda adı geçen yazarları, şairleri, ressamları, müzisyenleri, sanat eserlerini, önemli kişileri bir dizin halinde listelemenin kişisel okuma-yazma maceramda bana çok önemli bir yol gösterici olacağını fark ediyorum. Yazılarımda birçok sanatçı ve sanat eseri geçerken bunlardan hangileri daha fazla kendine yer bulmuş, kimler beni daha derinden etkilemiş ve ben kimleri daha ön planda tutmuşum bunca yıl boyunca. Beni en çok etkileyen yazarların başında Enis Batur geliyor. Acaba gerçekten de yazılarımda en çok Enis Batur ismi ve onun eserleri mi geçiyor? Ya da hiç farkına varmadığım bir sanat adamı mı beni daha derinden etkiledi. Hayatımdaki en önemli yere sahip şehir İzmir’dir. Acaba yazılarımda da bu şehir mi daha fazla kendini göstermiştir. Ya da İstanbul, Edirne, Afyonkarahisar, Bitlis gibi hayatımda önemli yeri olan diğer şehirlerden biri mi? En çok Kandinsky’nin resimleri karşısında heyecanlanırım. Elbette başka birçok ressamın resimleri de benim hayatımda önemli bir yere sahiptir ama bu resimler içinde en çok hangisi yazılarıma ilham vermiştir? Bunlar gibi onlarca soru zihnimi kurcalıyor yazdıklarımı gözden geçirirken. Yazılarımda Adı Geçenler başlığı altında bir dizin oluşturursam bu tarz soruların da tümüne anlamlı bir yanıt bulacağımı düşünüyorum. Alfabetik bir şekilde blog sayfamda bu dizini yayınlayacağım ve her yazdığım yazıda adı geçenleri de listeye ekleyeceğim.

6ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR

14:51:00 2 , ,

5 Ağustos 2015
Çarşamba

Bir süredir iyi bir okuma ve yazma hızı yakaladım. Zaten okudukça yazan biriyim ben. Her okuduğum kitap bana değişik fikirler olarak geri dönüyor. Okuduğum kitaplar üzerine Okuma Günlüğü, Okuma Defteri ve Kitap Eleştirileri yazdığım için okuduğum kitaplar başlı başına birkaç yazıya esin kaynağı oluyor. Bunun yanında bazen Gece’de de okuduğum kitaplardan bahsediyorum. Son zamanlarda Gece ve Okuma Günlüğü iyi bir şekilde ilerliyor. Okuma Defteri için de Enis Batur’un Dalgınlık Kursları ve Işık, Kürşat Başar’ın Yaz ve Ferit Edgü’nün Şimdi Saat Kaç kitapları üzerine yazdığım yazılar hazır gibi. Son günlerde okuduğum küçük İskender’in Cin Kontrol Noktası, Ahmet Say’ın Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır, Milan Kundera’nın da Gülünesi Aşklar kitapları üzerine Okuma Defteri için notlar alıyorum. Nâzım Hikmet’in Memleketinden İnsan Manzaraları kitabı için henüz bir şeyler yazamadım ama onu da en azından Şiir Günlükleri’ne konuk etmeyi planlıyorum. Tabii bu projeye başlayabilirsem. Milan Kundera’nın Gülünesi Aşklar kitabının da Öykü Günlükleri için bir başlangıç olacağını düşünüyorum.
Yazdıklarım, yazmayı planladıklarım ve projelerim kendi ritminde ilerleyedursun henüz istediğim seviyeye gelmediğini düşündüğüm projelerim de canımı sıkıyor biraz. Bunların en başında da müzik geliyor. Yeterince müzik dinleyemiyorum.  Müzik dinleyemediğim için yakın bir zamanda başlamayı planladığım Müzikal Günce projeme bir türlü başlayamıyorum. En azından Müzik Üzerine Notlar şeklinde bir seri-yazı planı içine girmeyi düşünüyordum ama bunu da henüz başaramadım. Belki Ahmet Say’ın Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır kitabı bu konuda bana yardımcı olur.
Eylül’e Mektuplar, İzlek ve İçebakan projelerim için hâlihazırda yayınlanmayı bekleyen parçalar mevcut. Üzerlerinde biraz çalışıp son hallerini verince yayınlanacak seviyeye geleceklerdir.
Not Defteri istediğim düzeyde değil bu aralar. Eskiden her gün Not Defteri’me notlar alırdım. Şimdi tek tük notlar çıkıyor ortaya. Bunları ve eski defterlerde kalan notları bir araya getirip yayınlayabilirim ama yine de Not Defteri’ndeki o eski düzeyi özlemiyor değilim. Ki zaten eski yazdığım Not Defteri parçalarına bakınca da gayet güzel şeylerin ortaya çıkmış olduğunu görüyorum. İşte o düzeye tekrar getirebilirsem Not Defteri’ni gayet memnun olacağım. Bir de eski defterlerde kalmış olan bir projem vardı: Not Defteri’nden Geçmişe Bakmak. Bu projeyi de hayata geçirip, geçmişte yaşanan bazı şeylerin bugün aynı şekilde yaşandığını gözler önüne sermeliyim.
Projeler üzerine daha detaylı şeyler de yazmak geliyor içimden ama bunlar için de bir proje gelişecek gibi duruyor. Ya da İçebakan’a bir altbaşlık eklenebilir.
Ama her şeyden önemli olan bol bol okumak ve bunu sonucunda yazıya daha fazla zaman ayırabilmek.

5ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR

13:14:00 , ,

4 Ağustos 2015
Salı

Ne zaman trenleri çağrıştıran bir şeyle karşılaşsam veya tren görsem aklıma çocukluğum gelir. Daha doğrusu çocukluğumun geçtiği sokak gelir. En son İz Tv’de izlediğim Rüya Trenle Kara Kıta’ya ve Maharaca Ekspresiyle Hindistan adlı iki belgesel nedeniyle yaşamıştım bu hissi. Şimdi de Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiir kitabını okurken aynı hissi yaşıyorum ve çocukluğuma dönüyorum.
Bilenler biler zamanında İzmir’de Çiğli-Basmane arasında günlük ulaşımı banliyö sistemi sağlardı. Şimdi İzban olan bu güzergâhın Şemikler ile Nergiz arasında Yalı adlı bir istasyonu vardı. İşte benim çocukluğum bu Yalı istasyonunun bulunduğu sokakta geçti. Burası sadece bir istasyon değildi aynı zamanda bir semtin de merkeziydi. Birçok farklı esnafın iş kapısıydı bu bölge. Bir yanda pazaryeri bir yanda Şemikler Meydanı…
Her sabah güne tren sesiyle başlardık. İnsanlar işlerine, okullarına, gitmek istedikleri yerlere bu bölgede daha çok trenler sayesinde giderlerdi. Yeşil lokomotiflerin çektiği şehiriçi trenler dışında günde birkaç kez geçen kırmızı lokomotifli şehirlerarası trenler ve yük trenleri de bir farklılık katardı. Bizim troleybüs dediğimiz günde iki defa geçen beyaz renkli, şimdinin metrolarına benzeyen trenler de çocuk halimizle bizleri heyecanlandırırdı. O zamanlar toplu taşıma kartları yoktu. Bilet alıp öyle binilirdi trenlere. Ya da paso kullanılırdı. Her istasyondan sonra tren içinde kondüktörler dolaşır ve biletleri zımba benzeri bir aletle delerlerdi. Bu biletin görüldüğü anlamına gelirdi. Ve benim için en önemli tren çağrışımı da İzmir Fuarı’ydı. Çünkü çocukluğum boyunca fuara hep trenle gittim. Yalı istasyonundan biner Basmane’ye kadar tüm istasyon isimlerini ezberlemeye çalışır ve Basmane’ye gelince hedefe ulaşmış olmanın büyük hazzını yaşardım. Bir de trenler gelmeden önce kapanan tantanların sesini duymak bambaşka bir duyguydu.
Şimdi o bölge tamamen değişti. Çocukluğumun o güzel anıları da birer birer kayboldu. Ama bir gün o semti yazmak istiyorum. “Gül Güzeli” yazımda kısaca değinmiştim ama İçebakan için uzun uzun trenleri ve Yalı Mahallesi’ni yazmalıyım.

4ağustos’15gecesi edirne


Tuna BAŞAR

13:52:00 , ,

3 Ağustos 2015
Pazartesi

Birkaç gündür Kürşat Başar’ın Yaz adlı romanındaki Murat karakterinin amcasının yaşam şekline takılmış durumdayım. Aslında uzunca bir süredir benim de istediğim bir yaşam şeklini sürüyor olması beni etkileyen en önemli faktör. Kendini bir odaya kapatmış ve vaktinin çoğunu okumakla geçiriyor. Uyumak, yemek yemek, dinlenmek gibi zorunlu ihtiyaçları ve kitap satın almak için odasından dışarı çıkıyor. Ben de kendime bu şekilde bir oda yapmaya çalışıyorum uzunca bir süredir. Ama bir kitap odasından ziyade vaktimin çoğunu geçirebileceğim bir odaya ihtiyacım var. Tabii ki çalışma koşullarım buna müsaade etmiyor, fakat ilerde bu hayalimi gerçekleştirmeyi planlıyorum.
Bir de Enis Batur’un Kitap Eviadlı romanını okuyunca bu tarz bir düşünceye kapılmıştım. Büyük bahçeli bir eve sahip olacaksın ve bahçede kendine ait bir kitap evi inşa edeceksin. Bilindik mimari kalıplardan uzak, okumaya elverişli, kitaplara ulaşım kolaylığına sahip bir kitap evi…
Yaklaşık on bin kitaplık bir kütüphane üzerinden bu kitap evini veya okuma odasını planlayabilirim. Dünya ve Türk edebiyatının en seçkin örnekleri, felsefe, tarih, mitoloji, sanat, din, bilim kitapları, ansiklopediler, başvuru kaynakları… Kısacası bugüne kadar yazılmış en önemli kitaplardan oluşan on bin kitaplık bir seçki… Aslında bu konuyla ilgili de uzunca bir süre önce başladığım fakat istediğim gibi tamamlayamadığım için henüz yayınlamadığım “İyi bir kitaplık nasıl olmalıdır?” başlıklı bir yazım da bana iyi bir yol gösterici olacaktır.
Hem bu yazıyı tamamlayıp yayınlamalıyım, hem de ilerde kurmayı planladığım kitap evi/okuma odası konusunda daha ciddi adımlar atmalıyım.

3ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR

19:00:00 , ,

2 Ağustos 2015
Pazar

Şöyle geriye dönüp baktığımda ne kadar da çok projeyi hayata geçiremediğimi üzülerek görüyorum. Oysa birçok fikir aklıma geliyor ama önemli olan bu fikirlerin bir süreklilik arz edebilmesi. Zaten o nedenle projelerimle ilgili kullandığım başlık Penguen Kolu/Kanadı değil mi? Hayata geçerse ne âlâ ama geçemezse de penguenin o kolla kanat arası uzvu gibi kalıyor.
En son ürettiğim projeye hâlâ isim bulamadım. Aklıma bir fikir kırıntısı düşüren şeyleri yazmak istiyorum. Aslında bunun için Kıvılcımlar başlığı uygun gibi geliyor ama henüz bu projeyi Karalama Defteri’nden keskin hatlarla ayırmayı başaramadığım için bu projeyi hayata geçiremiyorum. Tıpkı zamanında Alıştırmalar-Kısa Metinler ayrımında hata yaptığım gibi. Aslında Alıştırmalar genel hatlarıyla şiir üzerine yol aldı. Ama arada bir tane öykü-düzyazı metin de kendine alıştırmalar içinde yer buldu. Aslında o metin daha çok Kısa Metinler’e yakışırdı.
Bunlar bile bir başka hayata geçiremediğim projeyi gündeme getiriyor: Ukde. Bu arada kaldığım ayrımlar da birer ukde olarak yerini alıyor. Ukde konusunda aslında çok fazla yazılacak şey var. Bir başlayabilsem Ukde’ye devamı gelecektir.
Ama beni en çok üzen hayata geçiremediğim projelerin başında Çizilemeyen Portreler geliyor. Aslında Enis Batur, Ferit Edgüve Selçuk Altun üzerine birer portre denemesine girişmiştim ama devamını getiremediğim için bu proje de henüz hayata geçmedi.
Son zamanlara gelişen projelerden Öğrendiklerim, Dergiler, Bakış Açısı, Düşsel Müze ve Bir Kitabın İzleği başlıklı projelerim yakında hayat geçecek gibi görünüyor.
Bir de Çağrışımlar adlı bir projem vardı. Onunla ilgili de bayağı yazmıştım. Hayatımdaki önemli çağrışımları kaleme alacaktım. Yazarlar, kişiler, kitaplar, tarihler ve mekânlar gibi…
Eski yazdığım Penguen Kolu/Kanadı yazılarının içinde kalan da birçok proje var beni bekleyen. Bakalım önümüzdeki günler bu projeleri hayata geçirmeme imkân tanıyacak mı?

2ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR

15:26:00 , ,

1 Ağustos 2015
Cumartesi

Herhangi bir sanat eseriyle ilgilenirken, kitap okurken, film izlerken, bir resmi incelerken veyahut müzik dinlerken, bunlar üzerine yazı yazmam gerektiğine dair bir düşünceye kapılırsam, bu sanat eserlerinden umduğum kadar keyif alamamaya başlıyorum. Kendi kendime bunlar üzerine yazmalıyım telkininde bulunduğumu fark edince aslında o sanat eserine başka bir gözle bakmaya başladığımı hissediyorum. Eleştirel bir gözle bakarken bambaşka sanat eserlerine, bambaşka sanatçılara gidiyor zihnim. Bir yandan o sanat eseriyle vakit geçirdiğimi düşünürken zihnimde yazmaya başladığım yazı nedeniyle aslında o sanat eserine yeterince yoğunlaşamıyorum. Bu da bende hem büyük bir ukde yaratıyor hem de büyük bir eksikliğe sebep oluyor. Sadece kitap okumak için kitap okumak istiyorum mesela. Veya sadece kendi zevkim için bir resme, heykele bakmak istiyorum. Tabii ki sanat eserleri üzerine yazmanın da keyfi bir başka oluyor. Bir sanat eserini başka kişilere önermek ve yazdığım yazı nedeniyle bu sanat eserlerine kişileri yönlendirmek de çok önemli benim için. Ama her zaman bu düşünceyle sanata yaklaşmak beni biraz yoruyor. Bazen sadece kendim için, kimseyle paylaşmadan sanata yaklaşmam gerektiğini hissediyorum.
Bu düşünce nedeniyle bir süredir pek bir şey yazmıyordum. Sadece kendim için sanatla ilgileniyordum. Ama yavaş yavaş yeniden yazı masama dönmem gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yazmadan geçen zaman sonunda yeni fikirler düştü zihnime. Yeni projeler hayata geçmeyi beklemeye başladı. Sadece sanat eserleri üzerine değil, başka konular da yazılmayı bekliyor. Aslında yazmaya eylül ayında geri dönmeyi planlıyordum. Yaz mevsimini tamamen okumaya, izlemeye, dinlemeye ayıracaktım, ama yine de yazma dürtüsü beni rahatsız etmeye başladı. Dediğim gibi yazma isteği çöreklenince yaptığım diğer işlerden yeterince keyif alamıyorum. O nedenle bu ayı bir geçiş dönemi olarak değerlendireceğim. Yine okumaya daha fazla zaman ayıracağım ama eylül ayındaki yazma ritmime daha hızlı kavuşabilmem için de bu ayı bir alıştırma ayı olarak değerlendireceğim.

1ağustos’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR

13:43:00 , ,

1 Mayıs 2015
Cuma

Son zamanlarda bilim beni kendine daha fazla çekmeye başladı. Özellikle Cosmos: Bir Uzay Serüveni adlı belgeseli izlediğim günden beri birçok bilgiye büyük bir merakla ve açlıkla ulaşmaya çalışıyorum. Büyük patlamadan itibaren yaşananları, geliştirilen teorileri ve bunlara yönelik bilimsel açıklamaları yakından takip etmeye çalışıyorum. Mesela son zamanlarda izlediğim bir belgeselde tartışılan uzayın sonsuz olmadığı fikri ve bu düşünceden yola çıkarak ortaya atılan futbol topu teorisi ilgimi fazlasıyla çekti. Büyük patlama öncesinde ne olduğu da son günlerde kafama fazlasıyla takılmaya başladı. Bilim bir yandan merak dürtüsünü uyandırırken bir yandan da açıklanamayan şeyler nedeniyle de insanı ürpertebiliyor.
Bunun yanında canlılar dünyası da ilgimi çeker oldu son günlerde. Evrim teorisi ve günümüzde yaşayan canlı çeşitliliği gerçekten ilgi çekici. Daha önce hiç bilmediğim bazı hayvanlardan haberdar olmak da fazlasıyla şaşkınlık veriyor. Mesela en az 15 farklı deniz canlısını taklit edebilen Mimik Ahtapotu ya da inanılmaz bir göz yapısına sahip olan Mantis Karidesi…
Bilime daha fazla zaman ayırmam gerekiyor. Daha fazla bilimsel makale okuyup, belgeseller izlemeliyim. Kafamda oluşan soru işaretlerini bir nebze olsun ortadan kaldırmalıyım. Gece beni bilime yönlendiriyor.

1mayıs’15gecesi edirne

Tuna BAŞAR

15:57:00 , ,

1 Kasım 2014
Cumartesi

Bir süredir istediğim okuma ve yazma ritminin çok uzağındaydım. Bugün bu ritmi istediğim düzeye getirmeyi başardım. Bunun sonucu olarak da yazmaya başladım.
Ayfer Tunç’un çok uzun zamandır tekrar okumak istediğim Aziz Bey Hadisesi adlı öykü kitabına başladım. Kitaba ismini veren uzun öyküyü de bir seferde okudum. Ayfer Tunç öyküleri beni her zaman derinden etkilemeyi başarmıştır. Bu kitabı bitirdikten sonra Ayfer Tunç öyküleri üzerine bir yazı da kaleme alacağım.
Uzun zamandır okumak istediğim bir diğer kitap da J. M. Coetzee’nin Utanç’ıydı. Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Coetzee aynı zamanda bu kitabıyla Man Booker Ödülünü de almış. Profesör David Lurie’nin öğrencisiyle yaşadığı aşkın sonucunda başına gelenleri odağına alan kitap bir yandan da Güney Afrika insanını ve yaşam biçimini de okur önüne getiriyor.
Olmazsa olmazım olan şiire de yeterince vakit ayırdım bugün. Özdemir Asaf’ın Yalnızlık Paylaşılmaz adlı kitabındaki etkileyici şiirler de bana eşlik ettiler gün boyu. Bu kitap uzunca bir süre önce Adam Yayınları tarafından basılmıştı. Şimdi YKY toplu şiirlerden ayrı olarak tekrar yayınlamış. Bu kitaptan sonra Özdemir Asaf’ın yine YKY tarafından basılan seçme şiirleri Dokuza Kadar On ve toplu şiirleri Çiçek Senfonisi’ni de okumayı planlıyorum.
Eylül’e Mektuplar projem için de bir mektup yazdım. Türk sinemasının 100. yılı ve Garip şairlerinin 100. yaşına değindim bu mektupta. Biraz düzeltip yakında yayınlayacağım.

1kasım’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

11:57:00 , ,

22 Eylül 2014
Pazartesi

Bu yıl Türk sinemasının 100. yılı. Ben de bu vesileyle Türk sineması üzerine detaylı bir yazı yazmayı planlıyorum. Fuat Uzkınay’ın Ayestefanos’ta Rus Abidesinin Yıkılışı adlı belgeseliyle başlayan Türk sinema tarihi bazı önemli dönüm noktalarından sonra belli bir seviyeye geldi. Uluslararası ilk ödülü kazanan Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı, Yılmaz Güney ve Şerif Gören’in Yol’u, Erden Kıral’ın Hakkâri’de Bir Mevsim’i ve Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ı bu önemli yol ayrımlarında ilk dikkati çeken filmler. Son 10 yıl içinde birçok uluslararası ödül kazanan Türk filmlerinin sonuncuları ise yine Nuri Bilge Ceylan imzalı Kış Uykusu ve Kaan Müjdeci’nin Sivas filmleri. Türk sinemasının önemli filmlerini ve yönetmenlerini belirleyip yazı planımı buna göre şekillendireceğim. Tabii bu konuda bana yol gösterici en önemli kaynak da Atilla Dorsay’ın 100 Yılın 100 Türk Filmi adlı kitabı olacak.
Türk sinemasına büyük yol kat ettiren yönetmenlerin başında bana göre Muhsin Ertuğrul geliyor. Emekleme dönemindeki Türk sinemasına büyük bir ivme kazandırmış, tiyatro için verdiği emeği sinema için de eksik etmemiştir. Muhsin Ertuğrul üzerine detaylı bir araştırma yapmalıyım. Adını saydığım yönetmenlerden Metin Erksan, Yılmaz Güney, Şerif Gören, Erden Kıralve Nuri Bilge Ceylan dışında Atıf Yılmaz, Ömer Lütfi Akad, Halit Refiğ, Ertem Eğilmez, Memduh Ün,  Yavuz Turgul, Ali Özgentürk, Ömer Kavur,  Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Derviş Zaim ve Çağan Irmakgibi yönetmenleri de anmadan olmaz.
Belirlediğim filmleri artarda izledikten sonra belki bir de Benim Türk Sinema’m gibi bir başlıkla daha öznel bir yazı da yazabilirim.

yirmi2eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

13:36:00 , ,

15 Eylül 2014
Pazartesi

Bir süredir okuma ve yazma ritmimde bozulma oldu. İstediğim düzeyde okuyamadığım gibi yeterli diyebileceğim bir yazma hızından da uzaklaştım. Bunda en büyük etken iş hayatımda yoğun bir döneme girmiş olmam. Aslında zihnimde bir sürü düşünce dönüp duruyor, fakat bunları kâğıda dökmekte zorlanıyorum. Özellikle okuma yan yolları açan kitaplar üzerine yazmayı planladığı bir deneme var. Bu deneme için birkaç farklı taslak oluşturdum zihnimde. Bu düşünce bana son zamanlarda okuduğum iki kitap nedeniyle geldi. Daha önce de adını andığım Yeraltına Mektuplar kitabındaki her bir mektup beni farklı yazarlara ve kitaplara taşıyor. Özellikle Anita Sezgener’in Vüs’at O. Bener’e yazdığı mektup nedeniyle Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’nı yeniden elime alma ihtiyacı hissettim. küçük İskender’in Bir Delinin Ot Defteriadlı deneme kitabındaki bir yazı nedeniyle de Orhan Veli’nin şiirlerine yöneldim. Okuma yan yolları açan kitaplar çoğunlukla deneme kitapları oluyor benim için. Enis Batur bu konuda en çok okuma yan yolu açan yazarların başında geliyor. Kendisinin de bu konudaki okur profili için kullandığı “sokulgan okur” tabiri dikkatimi çekmişti. Son okuduğum kitaplardan biri olan Ferit Edgü’nün Tüm Ders Notları da birçok farklı yazara, şaire, düşünüre, ressama yönlendirmesi açısından oldukça önemli. Selçuk Altun’un hem Kitap İçin’lerini hem de romanlarını bu kategoride ilk sıraya almakta bir sakınca görmüyorum. Yönlendirmelerini takip eden okurların iyi bir okur mertebesine yükseleceğinden hiç şüphe yok. Aslında okuma yan yolları açan önemli bir etken de öneri listeleri bana kalırsa. İyi kitaplara ulaşmak için öneri listelerini de önemsiyorum.
Bu konu hakkında daha detaylı bir düşünme sürecinin ardından bir deneme yazacağım. Tabii bu arada okuma ve yazma ritmime tekrar kavuşmam gerekiyor.

on5eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

15:28:00 , ,

9 Eylül 2014
Salı

Bugün İzmir’in kurtuluşunun 92. yıldönümüydü. Uzun bir süredir İzmir’imden uzaktayım. Birkaç ayda bir 2-3 günlüğüne gidebildiğim İzmir’e yabancılaşmaya başladığımı hissediyorum. Ne İzmir’in kurtuluşunu İzmir’de kutlayabiliyorum yıllardır, ne de İzmir’in güzelliklerine tanık olabiliyorum. İzmir Enternasyonel Fuarı’na ve İzmir Kitap Fuarı’na da çok uzun zamandır katılamıyorum. Her gittiğimde şehirde ciddi değişiklikler olduğunu fark edebiliyorum sadece. Günün birinde İzmir’de yaşama hayali kurmaktan başka da bir şey gelmiyor şuan elimden.
Yakın zamanda başlamayı düşündüğüm “İzmir Üzerine Notlar” başlıklı projem dolayısıyla daha fazla İzmir’de zaman geçirmem gerekiyor. İzmir’in her yerini bir kez daha detaylı bir şekilde gezmem, fotoğraf çekmem, İzmir üzerine yazılan kitapları okumam, şehrin tarihine odaklanmam ve bunlar doğrultusunda notlar almam lazım.
Bir süre önce yazdığım İzmir’in Kültür Sanat İzleği başlıklı yazı tamamlanmak üzere, fakat bu yazıyı daha da genişleterek yeniden yazmayı planlıyorum. İzmir’de sanatın ulaştığı her noktayı yeniden görmeliyim. Sinemalara, tiyatrolara, sergi salonlarına, müzelere, konser alanlarına, sanat merkezlerine gitmeliyim. İzmir’deki tüm heykelleri fotoğraflamalıyım. İzmir’in sanat konusundaki eksiklerini de belirlemeliyim. İzmir’de sanata daha fazla önem verilmesi için projeler üretmeliyim.
Bundan sonraki süreçte İzmir’de daha fazla bulunmanın yollarını aramalıyım. Bu projeler için iyi bir altyapı oluşturmam gerekiyor.

9eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

13:10:00 , ,

8 Eylül 2014
Pazartesi

Bir sanat televizyonunun eksikliğini hissediyorum. Yüzlerce TV kanalının yer aldığı dijital platformlarda bile doyurucu bir sanat temalı kanal eksikliği göze batıyor. Elbette pek kimsenin bu eksikliği önemsediği yok. Çünkü halk sanata her zaman mesafeli duruyor. Ama belli bir ücret karşılığında yayın yapan Digitürk ve D-Smart gibi yayın platformlarının bu konuda bir kanal açmamış olmaları da biraz düşündürücü. Sinema üzerine onlarca kanal yayın yapıyor. Sanatsal sinema için de kanallar mevcut ama 7. Sanata bu kadar önem veren yayıncılar sanatın diğer dallarına duyarsız kalmayı tercih ediyorlar. Birkaç kanalın yayın akışına serpiştirdiği sanata yönelik yayınlar da bir açığı kapatmaktan uzaklar. Bu konuda biraz olsun İz TV biz sanatseverlere yönelik yayınlar da yapıyor ama bu bile yeterli değil benim için. Edebiyat başta olmak üzere resim, müzik, tiyatro, heykel, opera ve bale konusunda yeterli yayın bulamıyoruz. Aslında haftada 40 saatlik sanat yayını yapan bir televizyon kanalı tüm ihtiyacı giderecektir. Yazar, şair, ressam, müzisyen ve tiyatrocuların hayatına odaklanan yayınlar, klasik sinemanın başyapıtları, önemli tiyatro oyunları, opera ve baleler, kitap tanıtımları, söyleşiler, dünyanın önemli müzeleri hakkında bilgi verici yayınlar, güncel sanat olayları, şiir okumaları gibi içerikleri izleyiciye sunacak bir TV kanalı benim için bulunmaz bir nimet olurdu. Tabii sesimi duyacak ve bu konuda adım atacak bir kişi olur mu, bilemiyorum. Bana böyle bir yetki verseler ilk iş olarak Enis Batur’la bu konuda fikir alışverişinde bulunurdum. Onun da bu konuda ciddi düşünceleri olduğunu biliyorum. Bu konuya yakın olarak yazdığı “Faydasız Kilisenin Papazı: Televizyon” başlıklı yazısı hâlâ aklımda.

8eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

11:27:00 , ,

7 Eylül 2014
Pazar

Son yıllarda kendimi en çok tiyatro konusunda eksik hissediyorum. Yaşadığım şehirlerde olabildiğince az tiyatro oyunu sahneleniyor. Büyükşehirlere de ya yolum düşmüyor, ya da yolum düştüğünde de tiyatro bileti bulamıyorum. En son ne zaman bir tiyatro oyunu seyrettiğimi bile nerdeyse hatırlamıyorum. Sanırım en son İzmir Devlet Tiyatrosu’nun sahneye koyduğu Satıcının Ölümü adlı oyunu izlemiştim. Tahminen 2 yıl önceydi. Bunca zamandır bir tiyatro oyununa gidememiş olmak gerçekten büyük bir üzüntü kaynağı. Şimdi İstanbul’a yakın bir mesafede yaşamaya başlamışken bu eksikliğimi gidermem gerekiyor. En azından ayda bir oyun için İstanbul’un yolunu tutmalıyım. Sadece Devlet ve Şehir tiyatrolarının değil özel tiyatroların da oyunlarına gidebilirim.
Aslında benim gibi tiyatroya gitmek isteyip de bulunduğu şehirler nedeniyle gidemeyenler için bir alternatif yaratılabilir diye düşünüyorum. İnternet üzerinden canlı tiyatro oyunu izleyebiliriz. Sahneyi tam karşıdan gören bir yere bir kamera konsa, internet üzerinden bilet satılsa ve oyun başladığı anda canlı olarak izleyebilsek ne kadar da güzel olurdu. Tabii ki oyunlar tiyatro salonunda izlendiği müddetçe daha etkileyicidir, fakat her oyuna hem yer bulmak çok zor oluyor hem de dediğim gibi yaşanılan şehir buna izin vermiyor. Ama ben en azından bu sezon için en az 10 oyun izleme planı yapıyorum. Tüm şartlarımı zorlayacağım ve İstanbul’a sırf tiyatro için gideceğim.

7eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

13:21:00 , ,

6 Eylül 2014
Cumartesi

Uzun zamandır öykü üzerine yoğunlaşmayı düşünüyordum, fakat bir türlü yeterli vakti bulup da öykü yazmaya koyulamıyordum. Aslında aklımda birkaç farklı öykü düşüncesi var. Bir de bir roman projem için zihnimde plan yapıyorum. Bu roman biraz da öyküden beslenecek bir şekilde yazma sürecine girecektir. Çünkü birkaç farklı karakterin öykülerini yazıp bunları bir olay çerçevesinde bir araya getirerek yazacağım romanımı. Olayı odağa alıp her bir kişinin öyküsünü kâğıda dökeceğim. Tabii bunu planlamak kolay da yazmaya başlamak olabildiğince cesaret istiyor. Gerçi yazmaya başlayınca kendi yatağında akacaktır bu proje. Ferit Edgü’nün bir sözü son günlerde zihnimde yankılanıyor: “Roman da öykü de 400 m koşusu gibidir, fakat roman 400 m engelli.” Roman yazmak birçok engeli de beraberinde getirecektir. Öncelikle yeterince zaman ayırmak gerekiyor romana. Her yazılan cümle üzerinde detaylı düşünmek ve tüm yazdıklarını bir bütün haline getirebilmek… İyi bir üslup yakalamak, aynı yazma ritmi içinde kurguyu okura iyi bir şekilde aktarabilmek gerekiyor. Roman yazmak sanıldığı kadar kolay bir iş değil bence. Bir kere yeni bir şeyler söylemek lazım. Farklı bir atmosferin içine sokmak lazım okuru. Bir okuma lezzeti sunabilmek gerekiyor. Aslında bu proje kendimi sınamak için büyük bir şans benim için. Sonuçta ortaya bir roman çıkmasa da yaratacağım karakterler benim bundan sonraki yazma serüvenimde büyük bir yol gösterici olacaklar bana. Her bir karakter üzerinden bir öykü ortaya çıkacak. Bir de uzun bir süre önce planladığım “İnsan Manzaraları” projemi besleyecek bu roman projesi. Buradan çıkan karakterler en kötü ihtimalle İnsan Manzaraları’nda kendine bir yer bulacaktır. Bir an önce bu proje için çalışmaya başlamalıyım.

6eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

15:43:00 , ,

5 Eylül 2014
Cuma

Günlükler konusunda bazı eleştiriler geliyor. Özellikle de yazan kişinin hayatını ortaya döktüğüne yönelik gelen eleştirilere anlam veremiyorum. Bir sürü büyük yazarın günlükleri yayınlanmıştır. Dostoyevski’den Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Sylvia Plath’a, Salâh Birsel’den Tomris Uyar’a, Cemal Süreya’dan Enis Batur’a, Andre Gide’dan Cesare Pavese’ye, Nurullah Ataç’tan Oğuz Atay’a kadar birçok büyük yazarın günlükleri kitap halinde basılmıştır. Günlüğün de bir edebi tür olduğunu unutmamız gerekiyor bence. Elbette bir yazarın günlüğü sadece kişisel yaşamından oluşmayacaktır. Yazdığı kitaplar, zihninden geçen düşünceler, başka yazarlar/şairler hakkındaki fikirleri, diğer sanat dallarıyla olan ilişkileri üzerinden de şekillenecektir. Bu nedenle her biri birer deneme özelliği de taşıyan günlükler okur üzerinde büyük etki bırakacaktır. Üstelik sadece yazarın kişisel yaşamını ortaya döken günlükler de bence büyük önem taşımaktadır. Bir yazarın sadece yazdıkları değil yaşadıkları da okurlarını ilgilendirir diye düşünüyorum.
Ben ilk defa günlük türüyle Süreyya Berfe sayesinde tanıştım. Yanlış hatırlamıyorsam 2005 yılında kitap-lıkdergisinde İskele Akşamlığı başlığıyla günlüklerini yayınlıyordu. Daha sonra Varlık’ta Gültekin Emre’nin Şiir Günlüğü ilgimi çekmişti. Hâlâ da Şiir Günlüğü’nü büyük bir keyifle okurum. Naim Dilmener’in Müzikal Günce’si de her ay takip ettiğim günlüklerden biridir.
Ama beni günlük türüne en çok çeken başta Enis Batur, Cemal Süreya ve Salâh Birsel’in günlükleri olmuştur. Bu saydığım yazarların günlüklerini okuduktan sonra ben de yazdığım günlükler içinden seçtiklerimi yayınlamaya başladım. Yayınladığım günlüklerin çoğu da kültür-sanat üzerine, özellikle de edebiyat üzerine düşüncelerimden oluşmaktadır.
Günlük türünü yakından takip eden okurların yayınlanan günlüklere yaklaşımı daha olumlu olacağını düşünüyorum.

5eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

15:22:00 , ,

3 Eylül 2014
Çarşamba

Son zamanlarda yeterince şiir üzerine yoğunlaşamadığımın farkındayım. Eskiden her gün elime kalemi alıp şiir alıştırmaları yapardım. O alıştırmalardan bir sürü yayınlanacak şiir çıkmıştı. Fakat bir süredir bu şekilde şiire odaklanamıyorum. Sadece şiir yazamamak değil aynı zamanda şiir üzerine düşünemiyor olmaktan dolayı da mutsuz hissediyorum kendimi. Şiir Düşü’ne de yeterince eğilemediğimi görüyorum. Bir ara şiir üzerine notlar almıştım. Bunları yayınlanacak düzeye getirmiştim ama bu notları unutmuş olduğumu fark ettim bu gece. O notları da bulup daha fazla şiire ağırlık vermeliyim.
Eski alıştırmalarım üzerinden bu işe girişebilirim diye düşünüyorum. Hatta onların içinde yayınlanacak düzeyde şiirler de mevcut. Bu sayede şiir yeniden hayatımda istediğim konuma gelecektir.
Bir de Şiir Günlükleri projeme artık başlamalıyım. Bu sayede daha fazla beni tetikleyici etken oluşacaktır. Her gün şiir üzerine günlük yazma düşüncesi beni şiir okumaya ve bu sayede de şiir yazmaya daha fazla itecektir. Şiir üzerine yazılan kitaplar ve yıllıklar da bu konuda bana fazlasıyla yardımcı olacaktır. Hem şiir kitaplarını, hem şiir üzerine yazılan kitapları, hem de yıllıkları bir araya getirip kendime bir şiir kitaplığı da kurmalıyım. Sonra da şiire daha fazla zaman ayırmalıyım.

3eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

16:47:00 , ,

2 Eylül 2014
Salı

Uzun zamandır hayalini kurduğum Düşsel Müze’m için mutlaka bilinmesi gereken resimleri belirlemeye çalışıyorum. En sevdiğim ressamları belirlemekle başladım işe. Kim peki bu ressamlar: Leonardo da Vinci, Pablo Picasso, Vasily Kandisky, Paul Klee, Salvador Dali, Monet, Gustav Klimt, Válezquez, Miro, Van Gogh, Boticelli, Chagall, Delaunay, Füssli, Matisse, Manet, Henri de Toulouse-Lautrec, Goya, Van Eyck, Munch, Rembrandt, Edgar Degas, John William Waterhouse, Vermeer, Paul Cézanne, Delacroix gibi yabancı ressamlarla Cihat Burak, Burhan Uygur, Ömer Uluç, Abidin Dino, Fatma Tülin, Mübin Orhan, Adnan Varınca, Devrim Erbil, Nurullah Berk, İbrahim Çallı, Nuri İyem, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi Türk ressamlardan oluşuyor bu liste. Şimdi bir çırpıda aklıma gelenleri sıraladım. Listeyi daha da genişleteceğim. Zaten bu ressamların en beğendiğim resimlerini Resim Defteri’nde de yayınlıyordum. Daha kapsamlı bir resim seçkisi oluşturacağım ve bu resimleri müzelerde görmek için çabalayacağım. Ama Ferit Edgü’den ödünç aldığım Düşsel Müze fikri için de en beğendiğim resimlerin reprodüksiyonlarını yaptıracağım ve bu Düşsel Müze’min duvarlarına asacağım. Aynı zamanda da bu belirlediğim resimler üzerine resim yazılarına başlayacağım. Resim yazıları projesi de bir süredir gündemimde fakat Mutlaka Bilinmesi Gereken Resimler listemi henüz oluşturamadığım için bu projeyi hayata geçiremedim. Resim üzerine daha fazla yoğunlaşmam gerektiğinin farkındayım. Bakalım önümüzdeki süreç bu konuda beni memnun edebilecek mi?

2eylül’14gecesi edirne

Tuna BAŞAR

Tuna BAŞAR

{picture#https://lh3.googleusercontent.com/-D5kOteDnoJw/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAABGE/655dNdgH4u8/s120-c/photo.jpg} 1985 yılında doğdum. İzmir Karşıyakalı'yım. 2004 yılının son çeyreğiyle birlikte başladığım yazı serüvenime Gece Edebiyat adlı blog sayfamda devam ediyorum. Yazılarım ve şiirlerim Ada (Samsun),Aykırı Sanat, Berfin Bahar, BH Sanat, Çalı, Genç Hayat, İzmir İzmir, Kaçak Yayın, Kar, Koridor, Kum, Kuşak, Kül Öykü, Lacivert Sanat, Mor Taka, Onaltıkırkbeş, Sunak, Taflan, Varlık, Virgül gibi dergilerde yayınlandı. {facebook#http://www.facebook.com/tunabasar} {twitter#http://www.twitter.com/tunabasar35} {google#http://plus.google.com/+TunaBasar} {pinterest#http://www.pinterest.com/tunabasar35} {youtube#http://www.youtube.com/c/TunaBasar} {instagram#http://www.instagram.com/tunabasar35}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.