Articles by "Kitap Eleştirileri"

Adam Yayınları Aforizma Ahmet Altan Ahmet Say Aklımda Kalanlar Alberto Giacometti Alejandro González Iñárritu Alıntı Alıntıladıklarım Alıştırmalar Altın Koza Film Festivali Anatole France Antoloji Aspendos Opera ve Bale Festivali Ataol Behramoğlu Ayfer Tunç Bilgi Yayınevi Birhan Keskin Boticelli Can Yayınları Candan Erçetin Cemal Süreya Çağan Irmak Değinmeler Deneme Dergi Diego Velázquez Dinlediklerim Düşbükeyler Edebiyat Edgar Degas Edward Munch Eleştiri Elias Canetti Enis Batur Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Erzurum Eylül'e Mektuplar F. Scott Fitzgerald Fazıl Hüsnü Dağlarca Felsefe Ferit Edgü Film Galeri Gece Gece Edebiyat Gezi Giorgione Goya Gustav Klimt Gülten Akın Gündemdekiler Günler Günlük Günlükler Günün Şarkısı Halikarnas Balıkçısı Hayat Notları Heykel Hilmi Yavuz İçebakan İdil Biret İstanbul Bienali İstanbul Modern İzlediklerim İzlek İzmir Sanat Jan van Eyck Jean Auguste Dominique Ingres Johannes Vermeer John William Waterhouse Karalama Defteri Kırıntılar Kısa Metinler Kitap Kitap Eleştirileri küçük İskender Kürşat Başar Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi Malraux Marc Chagall Marguerite Duras Matisse Mektup Memet Fuat Metis Yayınları Mırıldandıklarım Michelangelo Milan Kundera Murathan Mungan Mühür Dergisi Müzik Nâzım Hikmet Not Defteri Notos Nuri Bilge Ceylan Oğuz Atay Okuduklarım Okuma Defteri Okuma Günlüğü Okuma Şenliği Önerdiklerim Öneri Öykü Özlü Söz Paul Klee Penguen Kolu/Kanadı Picasso Plan Proje Refik Durbaş Rembrandt Resim Resim Defteri Roman Rota Sabancı Müzesi Salâh Birsel Sanat Sayıklamalar Seçtiklerim Sel Yayıncılık Selçuk Altun Seyir Defteri Sezen Aksu Sıla Sinema Söyleşi Sözcükler Sözünü Sakınmadan Stefan Zweig Şiir Şiir Düşü Şiirler Tiyatro Tomris Uyar Van Gogh Varlık Dergisi Venedik Film Festivali Venüs Veysel Çolak Videolar Viktor Hugo Yaşar Kemal Yazı Masası Yazılar YKY Yön Yayınları Zeki Demirkubuz
Kitap Eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Edebiyatın hangi dalı resim sanatına yakındır? Şiir mi, öykü mü, yoksa roman mı insanların zihninde bir resim çizmeye yarar? Yoksa her edebiyat eseri aynı zamanda okuyucunun fırçayı eline alıp tuvale düştüğü imgelerin oluşturduğu bir resim midir? Elbette her zaman resimle edebiyatı bir araya getirecek ortak noktalar bulunabilir de acaba yazarlarla ressamlar arasında her zaman ortak noktalar bulunabilir mi?
Ferit Edgü, Buluşmalar isimli kitabında biraz da bu ortak noktayı sorguluyor. Daha önce çeşitli kitaplar ve sergiler için yazdığı önsözlerle edebiyat, resim için yazdığı denemeleri bu kitapta bir araya getiriyor.
Yazarlar/ressamlar alt başlığıyla piyasaya çıkan kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazarlar üzerinden sorgulamalarına devam ederken, ikinci bölümde bu işi ressamlar üzerinden sürdürüyor.
Albert Camus'dan Andre Breton'a, Celine'den Beckett'e, Sait Faik'ten Melih Cevdet'e, Demir Özlü'den Tahsin Yücel'e kadar birçok yazarı bize hatırlatan ilk bölümden, Bedri Rahmi'den Avni Arbaş'a, Füreya'dan Rembrandt'a, Jean Dubuffet'den Fikret Muallâ'ya ressamlar geçidi olan ikinci bölüme geçerken edebiyat-resim ortaklığını gözler önüne sermeye çalışıyor.
Cihat Burak üzerinden ressam-yazar sorgulaması yaparken şöyle diyor;
"Şairler, yazarlar arasında resim sanatına ilgi duyanların sayısı bir hayli fazladır. 19. yüzyılın büyük romantiği Victor Hugo'nun o şaşırtıcı, 20. yüzyılın lekeci ressamlarını kıskandıracak lavis'lerini, benim gibi, şiirlerine yeğleyenler bile vardır. İngiliz şair William Blake'in, İsveçli oyun yazarı Strindberg'in yağlıboyaları, Antonin Artaud'nun öz-portreleri, sözcükler biter gibi olduğunda görsel imlere, imgelere sığınan Henri Michaux... İşte, yazarlar, şairler arasında ressam niteliğiyle de ortaya çıkan sanatçılardan ilk aklıma gelenler. Tabii, Baudelaire'in desenleri var, çağdaşlardan Günther Grass'ın illüstrasyonları; bizden Metin Eloğlu'nun, Oktay Rifat'ın, İlhan Berk'in resimleri."
Yazar-ressamlar için bunları söyledikten sonra ressamlar arasından çıkan az sayıdaki yazar için de şu şekilde bir ifade kullanıyor;
"...Rönesans'ın büyük ustaları dışında, dişe dokunur pek birilerini bulamıyorum. Picasso'nun oyununu ve şiirlerini, Dali'nin sayıklamalarını, Hans Arp'ın dadacı şiirlerini, Picabia'nın özdeyişlerini unutuyor değilim. Von Gogh'un gerçek bir yazarın kaleminden çıkmış mektuplarını, Delacroix'nin bir sıfat bulamadığım günlüklerini de. Hattâ bizden bir Fikret Muallâ'nın sözcük oyunlarıyla dolu mektuplarını ve çizgiler kadar sözcüklerden de oluşan Albastı Karnelerini de. Ama bunlar ressamca, resimle ilgili yazılar.
Abidin Dino'nun yazıları, öyküleri, oyunları bir ressamın değil, gerçek bir yazarın yapıtları. Bedri Rahmi ise, bir şair-ressam ya da ressam-şair."
Ressam-yazarlar için düşündüklerini kâğıda döktükten sonra Can Yücel-Burhan Uygur üzerinden şiir-resim yakınlığını şu şekilde açıklıyor;
"Uzun yıllar, şiir müzikle eşleştirildi. Ama bu müzik ayaklı uyaklı şiir için geçerliydi. Ama Verlaine'den örneğin, Baudelaire'e geldiğimizde iş değişiyor. Çünkü Baudelaire'nin şiirinde müzik kadar resim de vardı.
Bu da doğal; çünkü şiir bir imge sanatıdır. İmge (image) sözcüğünün sözlük anlamı da resimdir."
Ressamlarla yazarlar üzerinden edebiyatı resimle dans ettiren Ferit Edgü, bazı metinlerde bu birliktelikten çok uzaklara bizi götürürken de aklımızın bir köşesinde hâlâ elinde fırçasıyla resim yapan bir okur imgesi yer alıyor.
1917 Rus Devriminden önce yaşananları anlatan Albert Camus'nun "Doğrular" isimli kitabından, bir Yahudi efsanesi olan Golem'i romanının merkezine yerleştiren Meyrink'e, sürrealist Andre Breton'un "Nadja"sından, alkol üzerine yazılmış en korkunç roman olan "Yanardağın İçinden"e, Sait Faik'in öykülerinden, çağdaş Türk yazınının en büyük ironi ustası olarak nitelediği Tahsin Yücel romanlarını okuyucuyla buluştururken, Eren-Bedri Rahmi Eyüboğlu aşkını anlatırken, elek teliyle yapılmış Kuzgun heykellerini hatırlatırken, sulu boya üzerine notlar alırken ve Rembrandt'ın desenlerini gözler önüne sererken de edebiyatla resmin dansına tanık oluyoruz.
Kendisine sürekli yöneltilen hangi yazar/şairlerle kardeş olduğu yönündeki soruyu da bu kitapta cevaplıyor Ferit Edgü.
"Bir kitabını ilk kez elime aldığımda allak bullak olduğum beş yazar, şair var:
Rimbaud
Lautrèamont
Marquis de Sade
Antonin Artaud
Kafka"
Bu sıralamayı yaptıktan sonra en kalıcı ve derin etki edenin Kafka olduğunu söylüyor. Fakat birçok kişi tarafından yazdıklarının Kafka'ya yakın olduğu yönünde aldığı eleştirilere rağmen Kafka'yı yazar olarak kardeş görmediğini, yaşamının 48 yılını tımarhanede geçiren ve bir yerde "Düşsel yaşamı gerçek yaşama yeğlerim" diyen Robert Walser'in yazı kardeşi olabileceğini belirtiyor.
Yaşamının büyük bir kısmını yazmaya ve resimlere adamış bir insan olarak Buluşmalar'ı yazma sebebini de şu sözlerle açıklıyor;
"Eski Orta Asya Türk geleneğine göre, bir hükümdar öldüğünde öte dünyada yalnızlık çekmemesi ve yolunu sürdürmesi için olsa gerek, atıyla ve hatunuyla gömülürmüş. Doğrusu, öte dünyaya inanmasam da, kitaplarım ve resimlerimle gömülmek isterdim ben. Bu yaşamı bana onlar dayanılır kıldığına göre, ölümü de haydi haydi dayanılır kılacaklarına inandığımdan..."
Gerçekten de ölümü dayanılır kılacak tek şey sanat olmalı. Buluşmaları okurken resimle edebiyatın dansına tanık olmanın verdiği yaşama dayanma gücü, ölüm anında da bize bu gücü verecektir. Yeter ki hayatımızı bunlara adayabilelim.
Ferit Edgü'nün kaleminden yazarlar ve ressamlar için yazılan metinler belki de bu yolda okuyucuya ilk yol gösterici olacak. O nedenle okunmaya değer bir kitap Buluşmalar.

Tuna Başar
/ onyediekimikibinyedi ondokuzelliüç
Afyonkarahisar /

Buluşmalar
Ferit Edgü
184 sf
Can Yayınları Eylül 2007
Fiyatı: 12 YTL
Not: Bu kitap eleştiri yazısı "Onaltıkırkbeş" isimli derginin 1 Haziran 2008 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.


“Türkiye’nin marjinal şairi” olarak nitelenen küçük İskender “Lucifer’in Bisikleti” isimli metinler kitabında okuyucuyu farklı zamanlara, farklı olaylara, farklı kişilere götürüyor.
Makedonya kralı Büyük İskender’in ölümünden sonra, amcası tarafından, tahtın birinci varisi olması nedeniyle, vahşice öldürülen küçük İskender’in bir faşizme kurban edildiğini düşündüğü için küçük İskender ismini kullandığını belirtiyor.
Makedonya’da malikânelerinin bahçesinde annesiyle birlikte öldürülen küçük İskender’in ruhu, tanrıdan uzağa giden Lucifer’in çağrısına kayıtsız kalamıyor ve tanrıyla şeytanın tekerleklerini oluşturduğu Lucifer’in Bisikletinde kendine ayrılan yere oturarak, zamanda yolculuğa başlıyor ve bu yolculuğa okuru da dâhil ediyor.
Huysuzlanan arzın sakinleştirilmesiyle başlayan yolculukta küçük İskender bizi oradan oraya sürüklüyor. Neler yok ki bu yolculukta; Duygu Asena’nın cenaze töreninden, Bülent Ersoy’un kadınlar matinesine… Elinde pardösüyle yağmurlu bir havada boğazda yürüyüşe çıkan Orhan Veli’den, bir futbol maçının cinsel çağrışımlarına… Kenan Evren’e yazılan sitem dolu mektuptan, seri katil Charles Manson’ın mahkeme salonunda verdiği savunmaya… Can Yücel’in Shakespeare çevirilerine kattığı kendine has üsluptan, bir rock grubu için isim önerilerine…
Her metinde küçük İskender’in marjinal bakış açısını görmek mümkün. Duygu Asena’nın cenaze töreninden yola çıkarak Melih Cevdet Anday’ı ve Edip Cansever’i hatırlatırken, seksenler civarında Bülent Ersoy’un kadınlar matinesinde daha yeni yeni tomurcuklanan göğüslerini kadınlara göstermesini şu şekilde yorumluyor; “…bir aidiyet karmaşası taşısa da ‘ben de size benziyorum, alın aranıza, ben de Nişantaşı çocuğum’ gibi bir durumdan çok, iyi niyete dayanan bir saflığın, bir mutluluğun, üstelik faşist darbenin ortasında bir ‘kişisel beraat’ın da işaretiydi…” Bülent Ersoy’un halk tarafından normal olarak algılanmamasını da bir sürü psikolojisine bağlıyor: “Sanır mısınız ki sürü her zaman masum ve suçsuzdur!”
Cenk Koyuncu ile Rodos’un hüzünlü yaşamlarına kısa bir bakış atmamıza sebep olurken, ikilinin ölümünden sonra onları şu şekilde tanımlıyordu; “…belki yalnızca siz ikiniz şiirdiniz, biz geride kalanlar hikâye.” Evet, şiir gibi yaşamışlardı ve şiir gibi aramızdan ayrılmışlardı. Cenk’in şu dizeleri de bunu açıklamaya yetmiyor mu ki zaten: “ölüme tek ödevim kaldı/ona çalışıyorum!” Bir vasiyeti yerine getirir gibi değil de büyük bir içtenlikle Cenk’i ve Rodos’u bize anlatırken, “polis babanın intiharı, annesinin ölümü, uzun saçları ve sakalları arasına sakladığı tek kulağıyla Ortadoğu’da başka bir Van Gogh” olan Cenk’le, “biraz daha kalsam, biraz daha mı can verecektim?” diyen Rodos’un “birlikte Nevizade’de eğlendikleri bir gecenin sabahında Rodos’un mide bulantısı ile başlayan kalp krizi belki de parasızlık nedeniyle yetişemedikleri hastanenin koridorlarında tümöre dönüşüp öyle nüfuz etti Cenk’e. Gitgide bir epidemiye benzeyen duyarsızlık saltanatı onların da kellesini istedi. Uzattılar başlarını karı koca.”
Bir futbol maçındaki cinsel çağrışımları kaleme alırken şu saptamaları yapmadan edemiyor; “…sanki futbolcuların çoğunun eşcinsel eğilimi varmış gibi de gelir bana. İşte bacaklarını tıraşlıyorlar, o kadar kişinin gözünün önündeler, birlikte soyunuyorlar, birlikte duş alıyorlar, birlikte dışarı çıkıyorlar, birlikte eğleniyorlar, birlikte kaçamak yapıyorlar… Bu yakınlaşma, örtüşme ister istemez bir cinsel birleşmeyi, bir seks birlikteliğini getirmese bile erkek ilişkisinin yoğunlaşmasını sağlıyor. Birer gay fetişi olma durumları da söz konusu.”
Her biri kısa bir metin olmanın ötesine geçemeyen metinler arasındaki yolculukta küçük İskender bize çok şey düşündürürken birçok kişiyi de anarak saygı duruşunda bulunuyor. Kimler yok ki bu saygı duruşunda, Rimbaud’dan Verlaine’ye, Ece Ayhan’dan Can Yücel’e, Almodavar’dan Kubrick’e, Arkadaş Z. Özger’e kadar birçok kişi zihnimize konuk oluyor.
Bu yolculuk sırasında küçük İskender Lucifer’in Bisikleti’nin selesinden slogan-aforizma atmayı da ihmal etmiyor:
“Gerçek, yalanın profilidir.”
“Her yolcu yoldayken ip üzerindeki cambazdır aslında.”
“Günah, yeryüzünün nöbet noktalarındaki ani elektrik değişiminin kısa tanımıdır.”
“Şehvet, tanrılaşma yolunda atılan ilk adımdır.”
“Siz yaralarınızla övünürken vücudunuz onları kapatmaya çalışır.”
“Yalnızlık müsveddesiyim.”
“…düzyazı, şiir, resim, müzik, her ne ise, soyut bir ifrazattır eninde sonunda.”
“Kelimeler imsomnia hastasıdır.”
“Kimi intihar mektubu, intihar mektebidir de bir bakıma.”
“Şeytan, tanrının mastar halidir.”
“İnsanın doğasının körpeye yönelirken hala inatla evrimini tamamladığı iddiası. Yalan. Hayvanız daima.”
“Tanrılar kurban ister. Ancak Ortadoğu’da tanrılar halktır.”
“Her sevgili biter: Bıraktığı bir hatıradan çok lekedir kimilerine. Kir de değil. Sebebi belirsiz bir leke.
Her seven de biter: Biriktir(t)diği bir sitemden çok kasvettir gidenlere.”
Bütün metinleri okuduktan sonra hayata bakış açınızın farklılaştığını hissetmemeniz imkânsız. Sırf bu nedenle bile okunmaya değer bir kitap “Lucifer’in Bisikleti”. Bunun yanında küçük İskender’in marjinal bakış açısını görebilmek ve şiirlerindeki faklılığın sebeplerini anlamak için de okunması gerektiğini düşündüğüm bir kitap.

Lucifer’in Bisikleti
küçük İskender
184 sf
Sel Yayıncılık Temmuz 2007

Tuna Başar

/ yirmiyedieylülikibinyedi sıfırbirkırkdokuz
Afyonkarahisar /


Bir yanımız hep eksiktir bizim. Bir yanımız hep acı çekmekte, bir yanımız hep yalnızlıkla baş etmektedir. Yani bir yanımız hep yaralıdır bizim. Hep bir eksiklik vardır yaşamımızda.
Yıllardır bir yara gibi kanayan doğuya yine Ferit Edgü’nün kaleminden tanık olduğumuz Yaralı Zaman isimli anlatı kitabında, bu sefer Ferit Edgü okuyucuyu Halepçe katliamı sonrası Türkiye’ye sığınan mülteciler üzerinden doğu insanının sorunlarına ve doğu insanının yaşam tarzına götürüyor.
Kimse ve O/ Hakkâri’de Bir Mevsim’den 30 yıl, Doğu Öyküleri'nden 10 yıl sonra, Seferis’in günlüğünden “yaralı gövde, yaralı yurt, yaralı zaman” dizesinden ismini alan kitap, Bir Doğu Yolculuğundan Notlar alt başlığı ile piyasaya çıkmış.
Bir gazetecinin yıllar sonra tekrar doğuya yaptığı seyahati anlatan kitapta, Vahap isimli rehber eşliğinde doğu yaşamına ışık tutuyor Ferit Edgü. Minimalist anlatı tarzına devam ederken, bir roman veya öykü tarzını değil de sanki gerçek bir yolculuğu kaleme alarak okuyucuya sesleniyor.
Bu sefer gerçekten doğuya giderek, doğu yaşamına birebir tanık olarak değil de bir düş gücü sayesinde doğuyu anlatıyor Ferit Edgü ve bunun nedenini de şu sözlerle açıklıyor;
“Bir zamanlar, düşün içindeki gerçekle, gerçeğin içindeki düşten söz etmiştim. Benim yazdıklarımın özeti gibidir bu. Tabii burdaki düş sözcüğü rüyanın karşılığı değil. Gözler açıkken görülen düş söz konusu. Düş gücü insanoğlunun sahip olabileceği en büyük zenginliktir. Düş gücümle yolculuklara çıkabilirim; çıkıyorum. Yalnız coğrafyada değil tarihte de. Yalnız tarihte de değil, insanların iç dünyalarında da. Gerçekliğin gerçeğine, özüne varmak için bu düş gücüne gereksinmemiz var. O yoksa hiçbir şey yok. Ne çözümler var, ne de mutlu bir gelecek. Yalnızca ölüm var. Yalnızca öldürümler var. Yok olmakta olan bu güzelim dünya var. Yaralı Zaman'ı bu güce borçluyum. Masamın başında, elimde kalem, böylesi yolculuklara çıkmamı, insanlarla karşılaşmamı, onlarla konuşmamı sağlıyor düş gücüm. Söz konusu tercih değil, bir zorunluluk.”
Tabii ki doğu sorunlarına çözüm bulmak değil burdaki amaç. Burdaki amaç insanların dikkatini doğuya çekmekte. Bunu yaparken bazı noktalarda gerçekten ordaki acıyı hissettiriyor okura. Yaşlı bir mültecinin sorusu kitabın son sayfasını okuduktan sonra da aklımızdan uzunca bir süre çıkmıyor: “Niçin hep gençler ölüyor da, biz yaşlılar yaşıyoruz.”
Hakkâri’de Bir Mevsim’de, Kimse’de ve Doğu Öykülerinde kendini hissettiren doğu insanın dili bu sefer daha açık bir şekilde yer alıyor kitapta. Bazı cümleleri Kürtçe yazmaktan çekinmiyor. Bunu da şu sözlerle açıklıyor; “Dil, insanoğlunun en büyük gerçeğidir. Kimse, hiçbir güç, insanın elinden bu gerçeği koparıp alamaz. Onu yok sayabilir. Ama bu, o dili konuşanların, o dilin sahiplerinin sorunu değildir.
Hakkâri’de Bir Mevsim'i yazdığım yıllarda, önce de söyledim daha Doğu, bugünkü Doğu değildi. O günün sorunları da henüz tartışma alanına girmemişti. Ama ordaki dil, Kürtçe varlığını, gerek Kimse 'de, gerek Hakkâri’de Bir Mevsim'de kendini duyuruyordu.
Bugün durum farklı. Yıllardır, etnik kökenli bir mücadele söz konusu. Dil de, bu mücadelenin bir parçası olarak gündeme girdi. Yaralı Zaman'da birkaç Kürtçe cümle var, evet, bunun nedeni, metni yazarken o sese gereksinme duymam. “
Vahap’ın şu sözleri de doğu insanının sitemini dile getiriyor;
“Hiçbiriniz hiçbir şey bilmiyorsunuz. Bildiğinizi sanıyorsunuz. Bilmiyorsunuz. Belki ölümü biliyorsun. Ama ölümden bin beteri var. Onu bilmiyorsun. Hiçbiriniz. Hiçbiriniz.”
Bir düş gücü sayesinde Halepçe Katliamı sonrası dönemdeki doğu yaşamına ve doğu insanına ışık tutmaya çalışan Yaralı Zaman, Kimse, O/ Hakkâri’de Bir Mevsim, Doğu Öyküleri ve Tüm Ders Notları’ndaki Hakkâri’de Bir Mevsim bölümüyle birlikte okunmalı bence. Bu sayede hem gerçek doğu yaşamını, hem de düşteki doğu yaşamını kıyaslama ve Ferit Edgü’nün kaleminden doğuyu daha net görebilme imkânı doğar.

Yaralı Zaman
Ferit Edgü
88 sf
Can Yayınları Eylül 2007

Tuna BAŞAR

/ ikikasımikibinyedi sıfırsıfıryirmidokuz
Afyonkarahisar /

Not: Bu kitap eleştiri yazısı "Onaltıkırkbeş" isimli derginin 1 Aralık 2007 tarihli 17. sayısında yayınlanmıştır.


Türkiye’nin en önemli sanat eleştirmenlerinden biri olan Ferit Edgü, son kitabında uzunca bir süre farkına varmadan takip ettiği bir dansçının hayatına götürüyor bizi.
1890 yılında Kiev’de Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Vaslav Nijinski, gelmiş geçmiş en büyük bale sanatçısı olarak anılır. Geçirdiği ağır şizofreni nedeniyle sanatına ara vermek zorunda kalan Nijinski, 19 Ocak–4 Mart 1919 tarihleri arasında tedavi gördüğü İsviçre’nin Saint-Moritz kentinde günlüklerini kaleme almış.
Yaklaşık 50 yıl önce okuduğu günlüklerin aile tarafından makaslanmamış son baskılarını okuduğu zaman, günlüklerin son baskıları üzerinden gerçek metinleri gün ışığına çıkarma girişiminde bulunma isteğiyle başlayan iz sürme serüveni, Ferit Edgü’nün kaleminden minimalist öykülerle karşımıza çıkıyor.
Bu öyküleri kaleme alırken resim sanatından faydalandığını söyleyen Ferit Edgü kullandığı yöntemi şu şekilde ifade ediyor: “Rönesans’tan günümüze, ressamlar, zaman zaman kendilerinden önceki ustaların yapıtlarına başvurmuşlardır, kopya ederek onların yaratma süreçlerini izleyip sanatı öğrenmek ya da yorumlayıp(bir yapıttan yola çıkarak) kendi resmini, resimlerini yaratmak için.”
Ve ekliyor: “Benim izlediğim yol merceğimi karşımdaki resmin belli bölgelerine çevirmek oldu. Bu ayrıntıları alıp büyüttüm. Kısacası bir ayrıntı seçip onu çerçevelemekten ve onlara birer ad vermekten başka bir şey yapmadım.”
Bu nedenle de kitabına “Nijinski Öyküleri” ismini veriyor ve eklediği bazı metinlerin günlüklerde yer almaması nedeniyle Nijinski’den af diliyor.
Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Nijinski Öyküleri” başlığı altında 46 kısa öyküden oluşuyor. İkinci bölüm ise bildiğimiz Ferit Edgü kısa öykülerinden oluşan “Olağan Öyküler” bölümü. Bu bölümde de 18 kısa öykü yer alıyor.
Birinci bölümdeki öyküler günlüklerden yola çıkarak kaleme alındığı için, Ferit Edgü öykülerine yakın dursa da günlük tarzındaki özelliklerini muhafaza ediyor. Ama yine de her biri kendi içinde öyküsel özellikler taşıyan metinler, bir sanatçının ruh dünyasını yansıtması açısından ilgi çekici özelliklere sahip.
Metinlerde kimi zaman dilbilgisi kurallarının yok sayılmış olması ve cümlelerin kısa tutulması metinlerin orijinallerine bağlı kalındığını gösteriyor. Şizofreni krizleri sırasında yazılan günlüklerin içinde yer yer aforizmasal cümleler dikkat çekiyor:
“…insanlar kupkuru, çünkü içlerinde hayat yok.”
“Ben geçmiş yüzyılları sevmem, çünkü ben içinde hayat olan bir canlıyım.”
“Tanrı tek bir kadından çocuklar yapar.”
“Müzeler geçmişin çöpleri. Müzeler de tarih de geçmişin çöp tenekeleri. Bu nedenle sevmem müzeleri. Ne de tarih kitaplarını. Her ikisi de mezarlık kokar.”
“Romanlar duyguları anlamayı önler.”
“Saklılıktan, gizlilikten de hoşlanmam. Bunlar ikiyüzlülük demek.”
“Bir insanın tüm insanlık adına acı çekmesinin bir yararı yoktur. İsa acı çekti, hiç kimse onu anlamadı.”
“En uzak yer varamadığın, varamayacağın yer değildir. En uzak yer senin ardında bıraktığın, bir daha dönmeyeceğin, dönsen de bulamayacağın yerdir.”
“Görüş alanın içine zaman girmeye başladığında, baktığın her şeyi derinlemesine görürsün.”
Sıradan bir günlüğün içine gizlenmiş büyülü cümleleri bulup, ışıldayan düşünce tohumları karşısında irkilmemek imkânsız.
Nijinski özellikle içinde bulunduğu durumdan dolayı dertli bir şekilde yön veriyor cümlelerine. Kendisine yöneltilen “deli” sıfatını kabul etmiyor ve etrafındaki insanların onu anlamadığından dert yanıyor.
Bach, Dostoyevski, Tolstoy hakkında kısa da olsa yorumlarda bulunuyor. Shakespeare ve Nietzsche’ye göndermeler yapıyor. Bu biraz da dâhiliğe yaklaştığı nokta olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbir zaman anlamayı başaramadığımız, neyi ne için yaptıklarını yıllar sonra yorumlayabildiğimiz iki farklı ruh hali: Delilik ve dâhilik.
Kimi zaman bir ikilem içine düşüyor. Cümlelerinde zıt kavramları bir arada kullanıyor ve çelişkilerini ortaya sermekten çekinmiyor. Kimi zaman Tanrı olmak istiyor, kimi zaman da Tanrı’nın kudreti karşısında saygıyla yakarıyor.
Doğaya olan sevgisini de sıkça dile getiriyor.
Ve bütün metinleri okuyunca bir sanatçının, en sıradan metinlerinin bile, insanlığa ne ölçüde ışık tutabileceği, çok iyi bir şekilde anlaşılıyor.
Kitabın ikinci bölümü Nijinski’nin “Ben gerçek olmayan hiçbir şey yazmam.” sözüne gönderme yaparak, On Emir’den “Ya gerçekleri yaz, ya gerçekleri düşle!” alıntısıyla başlıyor.
İkinci bölüm ilk bölümden sonra biraz eğreti duruyor. Nijinski’nin öyküleriyle Ferit Edgü’nün olağan öyküleri arasında bağ kurmak oldukça zor. Ama Ferit Edgü’nün son yazdığı kısa öyküleri okumak ve o kendine has kara mizahına tanık olmak için okunmaya değer.
İkinci bölümdeki öyküleri farklı bir kitap halinde yayınlasaydı çok daha güzel olurdu.
Her kitabıyla Türk edebiyatına farklılık getiren Ferit Edgü “Nijinski Öyküleri” ile de bu farklılığı çok iyi bir şekilde gösteriyor.
Ferit Edgü’nün tabiriyle bir ‘dans tanrısı’ olan Nijinski’nin şizofreni krizleri içindeki düşünce dünyasında yol almak, bir sanatçının ruhundaki fırtınaları görmek ve Tüm Ders Notları, O/Hakkâri’de Bir Mevsim, Bir Gemide gibi kitapların yazarı Ferit Edgü’nün farklı bakış açısını algılayabilmek açısından büyük öneme sahip olan bu kitap okunmaya değer.

Nijinski Öyküleri
Ferit Edgü
96 sf
Sel Yayıncılık Mayıs 2007

Tuna BAŞAR

/ ondörthaziranikibinyedi onbeşondört
Afyonkarahisar /



Meraklısı İçin:

Kitap: Nijinsky’nin Günlüğü
Çevirmen : Orçun Türkay
YKY 2006

Film: Vaslav Nijinski'nin Anıları (The Diaries of Vaslav Nijinski) Yönetmen: Paul Cox Mektupları Okuyan: Sir Derek Jacobi 2001 yapımı

Mutlaka Okunması Gereken Ferit Edgü Kitapları

- Tüm Ders Notları
- O / Hakkâri’de Bir Mevsim
- Bir Gemide
- Yazmak Eylemi

Tuna BAŞAR

{picture#https://lh3.googleusercontent.com/-D5kOteDnoJw/AAAAAAAAAAI/AAAAAAAABGE/655dNdgH4u8/s120-c/photo.jpg} 1985 yılında doğdum. İzmir Karşıyakalı'yım. 2004 yılının son çeyreğiyle birlikte başladığım yazı serüvenime Gece Edebiyat adlı blog sayfamda devam ediyorum. Yazılarım ve şiirlerim Ada (Samsun),Aykırı Sanat, Berfin Bahar, BH Sanat, Çalı, Genç Hayat, İzmir İzmir, Kaçak Yayın, Kar, Koridor, Kum, Kuşak, Kül Öykü, Lacivert Sanat, Mor Taka, Onaltıkırkbeş, Sunak, Taflan, Varlık, Virgül gibi dergilerde yayınlandı. {facebook#http://www.facebook.com/tunabasar} {twitter#http://www.twitter.com/tunabasar35} {google#http://plus.google.com/+TunaBasar} {pinterest#http://www.pinterest.com/tunabasar35} {youtube#http://www.youtube.com/c/TunaBasar} {instagram#http://www.instagram.com/tunabasar35}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.